Festival Günlükleri – Mesut Kara: 1.İNCİ TÜRK İŞİ FANTASTİK FİLMLER FESTİVALİ FANTASTURKA

0
952
‘Masal gibi yılların masal sinemasıydı yeşilçam’ cümlesiyle başlıyordu Fantastiğin Sineması belgeseli (Yönetmen Mesut Kara, 2006); ‘fantastiğin festivali’ Fantasturka da hepimize o masalı yeniden yaşattı. Ankara’da üç gün boyunca fantastik bir masal yaşadık, bu damarın en önemli temsileriyle, yaratıcılarıyla. Yılmaz Atadeniz, Çetin İnanç, Kunt Tulgar, Zagor’umuz Levent Çakır ve filmleri ve salonu dolduran fantastik sinemanın genç kuşak temsilcileri, seyircileri ve sürpriz yapıp gelen Safa Önal ve sadibey.com’un yaratıcısı ağabeyimiz Sadi Çilingir… daha ne olsun…

Kazanımı bol bir festivaldi ve  Türk fantastik sineması’na gecikmiş ya da gösterilmemiş vefâ borcunu  ödemeye yönelik önemli bir adımdı.

1’inci Türk işi Fantastik Filmler Festivali başlığıyla duyurulan ve 23-24-25 Eylül’de Ankara’da gerçekleştirilen festivalin bir başka önemli yanı da yine tanıtımlarında yazıldığı biçimiyle “ülkemizde ‘fantastik sinema’ türünün sevilmesi, derinlemesine tanınması ve sinema sanatçılarımızın söz konusu dalda kısıtlı koşullar içinde ürettikleri yapıtların geçmişe göre çok daha farklı bir anlayış çerçevesinde ele alınması için meslek hayatı boyunca yoğun emekler ortaya koymuş bulunan merhum sinema yazarı/sinema tarihi araştırmacısı Metin Demirhan’ın aziz hatırasına ithaf edilmiş” olmasıydı.

Sinema yazarı, araştırmacı arkadaşımız, kardeşimiz Ali Murat Güven’in danışmanlığında örgütlenen festivalin organizasyonunu, Ankara İkinci El Kısa Metrajlı Film Festivali’nin genç ekibi üstlenmişti.
Fantasturka organizasyon komitesinde Ali Murat Güven ve Kerem Akkoyunlu dışında, daha önce de İkinci El Kısa Metrajlı Film Festivali’nde görev alan ekipten Duygu Gür, Esma Kor, Alper Dağlı, Anıl Kaya, Erinç Ulusoy, İlker Kocatepe gibi genç sinema gönüllüleri üç ğün boyunca festival için sağlayabildikleri küçücük (kısıtlı) olanaklarla kocaman bir masal dünyası yarattılar bizlere…

Bu masalı öncelikle Yeşilçam’daki o önemli damarı, fantastik dünyayı yaratanlar gerçekleştirmişti yaptıkları filmlerle. O dünyanın önemli temsilcileri de Ankara’da bizimleydiler.
Yetmişli yılların ilk yarısında Yeşilçam dönemi bitmiş, bir çok oyuncu, yönetmen sinemadan uzaklaşmıştı. Televizyonun evlere girmesiyle de, eski Yeşilçam televizyonda sürdürmeye başlamıştı varlığını filmerle, dizilerle.

Yeşilçam dönemi sinemasına yönelik yeniden bir keşfediş yaşanmıştı 90’lı yılların ortalarından bu yana. Bunda o günlerde televizyonlarda gösterilen ‘eski’ filmlerin payı büyüktü. Belki televizyonlar zamanında çok ucuza malettikleri için bu kadar çok film aldı ve gösterdi. Ama zamanla bu anlamını yitirdi. Çünkü önemli olan izleyicinin beğenmesiydi ve izleyici eski Türk filmlerini sahiplendi. O filmlerde kendilerini buldular. Geçmişlerini, yitip giden erdemleri farkettiler. Bugün yaşanan her türlü insan ve doğa kirlenmesi, geçmiş değerlerin yok olması insanları rahatsız eder hale geldi. Komşuluk ilişkileri koptu, yabancılaşma, yalnızlaşma had safhaya çıktı. Geçmişin insani değerleri özlenir hale geldi. Genç kuşaklar açısından da bu keşif önemli ve sevindiriciydi elbette.

Yeşilçam Hatırası’nın giriş yazısında şöyle yazmıştım:
“Fakat bu keşfi zamanla bir modaya, ‘ranta’ dönüştürüp, içini boşaltan, içi boş bir nostalji edebiyatına çevirenler de oluştu, en az küçümseyenler ve yoksayanlar kadar zarar vermeye başladı. Bazıları bütün yüzsüzlüğüyle televizyon programlarına çıkıp ‘Biraz oportünistçe belki benim tavrım, malzeme sıkıntısı yok o yüzden Yeşilçam ağırlıklı işler yapıyorum.’ gibi cümleler kurabiliyordu. Malzeme hazırdı ve para ediyordu o günlerde. Emek harcamadan ranta çevrilebiliyordu. Akbabalık yapmanın dönemi olamazdı. Önemli bir devlet adamı ya da bir sanatçı hastalanıp komaya mı girdi, hemen televizyon programları yapar, kitaplar çıkarırlar. Fakat bekledikleri olmaz, o günlerde hayatını kaybetmez o devlet adamı ya da sanatçı. Olsun, ne gam, onlar akbabalıklarını yapıp görevini yerine getirdiler ya, kendileriyle gurur duyabilirler. Yeşilçam da, onlar için sadece bir malzemeydi sonuçta. ‘Oportünistçe’ olsun tavırları, ne farkeder, devir ‘rant’ devriydi nasılsa. Kemal Tahir’in, Ayşe Şasa’ya her dönem geçerli olabilecek kulaklara küpe öğüdünü okumuştum M. Nedim Hazar’ın ‘Gökdelen Mağarada İki Senarist’ başlıklı yazısında. “Maskaralık yaptığın sürece seni baştacı ederler ama ciddi bir şey yaparsan kimse ilgilenmez. Yolunu seç.” Yıllar önce söylenmiş bu söz, bugünün dünyasını, ilişkilerini açıklayabilmek için de çok anlamlı, yapılan işlere baktığımızda. Aşk ve hüzün ticareti yapanlar, halkla ilişkiler ve AR-Ge şirketleriyle hedef kitle belirleyip yazılarını popüler olmaya ve çok satmaya göre yazanlar, televizyon programlarında baktıkları aynalarda ‘ne görüyorsun?’ sorularını, ‘güzellikler, acı, hüzün’ diye yanıtlayanlar, paparazzi içerikli belge-seller yapanlar, hırsızlar, yalancılar, dedikoducular baştacı edilmiyor mu günümüzde? İhanetin tarihinin ve yükselme hikayelerinin yazılmadığı, hiçbir yaptırımın olmadığı, aksine bunların kışkırtıldığı günümüzde elbette maskaralık geçer akçe olacaktır.” (Yeşilçam Hatırası, Mesut Kara. +1 Kitap, İstanbul Aralık 2006)
Ustamız Giovanni Scognamillo ve  sevgiyle, özlemle andığım Metin Demirhan’la birlikte bu keşfin hasbelkader öncülerinden olmak/sayılmak, bu yeniden yönelimde, özellikle de bugün fantastik sinema diye tanımlanan damara yönelik araştırmaların, çalışmaların öncülerinden sayılmak kadar, âcizane katkılar sunmaya çalışan biri olarak bu damarın en önemli temsilcileriyle Fantasturka’da aynı havayı solumak, birlikte unutulmaz sohbetlere katılıp “bol hüzün, bol neşe” söyleşiler yapmak benim için apayrı bir mutluluktu.
Bir avuç inanmış, iyi niyetli, cefakar sinemacının imkansızlıklar içinde yoktan varetmeye çalıştığı bir sinemaydı Yeşilçam. Sektör olamamış, artı değerini yaratamamış fakat iyi sinemacılarını, iyi filmlerini yaratmış bir sinema. Büyük paraların dönmediği, sermaye sınıfının hiçbir zaman yüz vermediği, desteklemediği fakat açlığı, yoksulluğu göze almış aydın sinemacıların, sinemayı geliştirmek, daha iyi yerlere getirebilmek için büyük çabalar harcadığı bir sinema. Örnekse Metin Erksan’ın, Halit Refiğ’in, Lütfi Akad’ın (daha birçok sinemacının) yaptığı filmler, iyi niyetli çabalar… Buna rağmen yıllarca aydınlar, sanatçılar tarafından küçümsendi, görmezden gelindi, yok sayıldı dahası alay konusu, mizah malzemesi yapıldı. Onlar için Yeşilçam, gözyaşı döktüren melodramlardan ibaretti sadece ya da “Size baba diyebilir miyim amca”lardan, “N’ayır, N’olamaz”lardan, klişelerden ibaretti. Klişeler ve ucuz eğlence filmleri sanki sadece Yeşilçam’da vardı, Yeşilçam’a özgüydü.

Nazım Hikmet, Attila İlhan, Vedat Türkali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi bir elin parmakları kadar olan aydınlarımız dışında düşmanca tavır alındı Yeşilçam dönemi sinemasına. Oysa, kendi coğrafyasının kültürünü, sanatını, sinemasını küçümseyen “batıcı” aydınlarımızın, özendikleri, örnek gösterdikleri, karşısında ezilip komplekse girdikleri Batı sinemasında da iyi filmerden, sanat filmlerinden çok, popüler sinemanın, ticari sinemanın kötü örnekleri ağırlıktaydı.

Elbette her ülke sinemasında iyi filmler de olacaktır, kötü filmler de. Ticari sinema da olacaktır, sanat sineması da. “Vizontele”ler de yapılacak, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” da. Yeşilçam döneminde de elbette birçok ‘kötü film’ yapıldı, ticari sinema sanat sinemasına çok az hayat hakkı tanıdı. Buna rağmen o yıllarda “Üç Arkadaş”, “Yalnızlar Rıhtımı”, “Kanun Namına”, “Gecelerin Ötesi”, “Kırık Çanaklar”, “Otobüs Yolcuları”, “Yılanların Öcü”, “Şehirdeki Yabancı”, “Gurbet Kuşları”, “Susuz Yaz” gibi çok önemli filmler yapılabiliyordu. Metin Erksan, Lütfi Akad, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi aydın ve öncü sinemacılar, sinemanın gelişmesi için toplantılar yapıyor, sanat sinemasının da seyirciyle buluşabilmesinin yollarını arıyorlardı bütün düşmanca tavırlara rağmen. Sonrasında da örneğin Yılmaz Güney sinemasıyla, yeni yönetmenlerle ve onların yaptıkları iyi filmlerle sürdü bu damar. Ne yazık ki oluşturulan ön yargılar ve düşmanca tutumlar nedeniyle o yıllarda da, bu günlerde de özellikle “küçük aydınlar” ya da batıcı aydınlarca Türk sinemasına karşı küçümseyici tavırlar sürdürüldü. Bütün bu tavırlara rağmer Yeşilçam sineması ve o dönemin oyuncuları hep sevildi geniş kitleler tarafından. O yılların kapı pencere kıran filmlerini, galalarını hatırlayanlar bugün de büyük bir beğeniyle izliyorlar o filmleri. Geçmişi kutsamak ya da inkar etmek yerine, bugünün dünyasına geçmişin olumlu değerlerini aktarmalıyız. Bu da geçmiş bilincinden soyutlanmış içi boş bir nostalji edebiyatı ile yapılamaz. Sinema o günlerin erdemlerini, değerlerini, insani ilişkilerini son derece “sahici” yansıtmıştı. O yüzden de bu kadar çok sevildi, ilgi gördü. Örneğin birçok kişi için klişe ya da mizah malzemesi olabilir fakat, “Paranız sizin olsun, bana annemi verin yeter” diyen Ayşeciğin sesinden, o günlerin naif insani duyguları, yaşama sevinci, gelecek umudu geniş kitlelerce benimseniyor, paylaşılıyordu.
Çocukluk yıllarımda tanıdığım o unutulmaz oyuncuların, o büyülü dünyaları yaratan sinemacıların izini sürdüm yıllardır. Sağlıklarında konuştum, kendi seslerinden yaşamöykülerini, sinema serüvenlerini aktardım “Artizler Kahvesi”, “Yeşilçam’da Uunutulmayan Yüzler” adlı kitaplarımda. Olanak buldukça belgesellerini yapmaya çalışıyorum.

“Yeşilçam Hatırası”nda da sağlıklarında tanıma olanağı bulamadığım oyuncuların yanısıra kamera arkasının ustalarının yaşam öykülerini aktardım.Yolculuğum sürüyor.
Bütün bu nedenlerle Fantasturka’nın bende ayrı ve anlamlı bir yeri/karşılığı vardı.
Yeşilçam’da o fantastik dünyaları yaratanlarla “size baba diyebilir miyim?” gerçekliğinde dostluklarım oluşmuştu özellikle 90’ların başından bu yana.

Popüler Yeşilçam döneminin furyalara dönüşen en önemli damarıydı fantastik sinema. Fantazyanın sınırsız evreninde gezinen Yeşilçam, türün her alanında örnekler verdi, furyalar yarattı. Kimi zaman masal filmleri furyası esti, kimi zaman tarihi filmler, süper kahramanlar  ya da kovboy filmleri furyası. Bilim kurgu filmleri de yapıldı, korku sineması örnekleri de…

Hepimizin yakından tanıdığı ve çok sevdiği bir adam kötülüğün kol gezdiği, idam sehpahalarının kurulduğu, kötülerin tanklarıyla, paletleriyle, postallarıyla çocukluk düşlerimizi ezdiği günlerde dünyayı kurtarmaya kalkmıştı sessiz sedasız. Yıllan sonra geniş izleyici ‘yığını’ bunu keşfettiğinde ise ilk kült filmimiz yeni açılımlara yol açmıştı. Medyanın, yazarların bu adama yöneldiği günlerde bu filmin bir de yönetmeni var demiş, Dünyayı Kurtaran Adam’ın kendisiyle konuşmakla yetinmemiş, o sıralarda kimsenin ilgilenmediği Dünyayı Kurtaran Adam’ın  yönetmeni sevgili Çetin (İnanç) Agabey’i bulmuş ilk söyleşiyi yapma ayrıcalığının keyfini yaşamıştım.

Yine bu tarzın en önemli temsilcisi Yılmaz Atadeniz’le ve diğerleriyle ‘ilk’ söyleşileri yapma, yaşam öykülerini, sinema serüvenlerini aktarma/yayınlama olanağı bulabilmiştim.
Çocukluk, ilkgençlik yıllarımın rutubet kokulu kömürlük sinemalarında izlediğim filmlerin yaratıcılarıyla aramda önemli dostluklar, arkadaşlıklar abi-kardeş ilişkileri oluştu. Felç geçirdiğim günlerde Kunt (Tulgar) ağabey ve eşi Emel Hanım evime kadar gelip geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuşlardı. Fantasturka bu fantastik masalın taçlandırmasıydı benim için.

Festivalden… 

Yeşilçam’ın düşbazlarını 23-24-25 Eylül tarihlerinde Ankara’da buluşturan Fantasturka Ali Murat Güven’in özenli çalışması ve ikinci el film festivali ekibinin özverili koşuşturmasıyla fantastik bir masala dönüşmüştü ilk dakikalarından itibaren. Evdeki hesaplar hayatın pratiğine uymaz genellikle, istenmeyen (teknik) aksilikler akışta sorunlar yaratabilir fakat bizim ‘her eve lazım’ bir “öteki” Murat Tolga Şen’imiz vardı. Teknik bilgisini göstererek ilk aksiliği savuşturmak için cansiperane bir uğraş verdi.

Festival benim2006 yılında, Giovanni Scognamillo, Yılmaz Atadeniz ve Metin Demirhan danışmanlığında hazırladığım fantastik Türk sineması belgeseli Fantastiğin Sineması ile açıldı. Epey bir gecikmeyle başlasa da izlemek isteyen genç seyirci sinemadan ayrılmamış salonu doldurmuştu. Sonrasında ve sonraki günlerde de gösterilen filmlerde, söyleşilerde Kızılırmak Sineması’nın küçük salonu bize yetmedi; salona taşınan ek sandalyelerde, koltuklarda izlendi etkinlikler.

Sinemamızın Zagor’u, sık sık duygu patlamaları yaşayan Levent Çakır festivalin de yıldızı olmuştu sinemaya geldiği andan itibaren. İlk gün Levent Çakır’la söyleşi yapacak olan sinema yazarı kardeşim Deniz Akhan’la fuayede kahve içip söyleşi saatini beklerken, “siz buradasınız ama söyleşi aşağıda sürüyor” haberiyle alt fuayeye indiğimizde Levent ağabeyin fuayede toplanmış kalabalık izleyici topluluğuyla ‘sinema girişi sohbeti’ yaptığını görüp dinlemeye koyulduk.  Deniz Akhan’ın yönettiği söyleşi başladığında da yaşam öyküsünü, sinema serüvenini anlatırken sık sık duygu patlamaları yaşıyordu Levent Çakır. Sohbete katılan Yılmaz Atadeniz de söyleşinin sürprizi olmuştu.

İkinci gün film izlemelerin sonunda Murat Tolga Şen’in yönettiği daha çok Süpermen ve Tarzan’la anılan Kunt Tulgar söyleşisi, ilk gün kalp kırıklıklarının yarattığı hüzünle kavrulduğumuz Zagor Levent Çakır söyleşisinin aksine neredeyse bir dakika bile gülmeden duramadığımız bir keyfe dönüşmüş, salon kahkahaya doymuştu.
Üçüncü gün yine film izlemelerinin sonunda yapılan Çetin İnanç söyleşisinde de düş kırıklıklarının, haksızlığa uğrama, küçüksenme hissinin yarattığı öfke patlamasıyla Yeşilçam’ın ve sinema dünyasının ‘öteki’ yüzüne tanıklık ediyorduk.

Utku Uluer’in yönettiği söyleşide “Jet Rejisör” Çetin İnanç, Lütfi Akat gibi usta bir yönetmenin asistanlığıyla başlayan sinema serüveninin, kimilerine göre “kötü filmler”in yönetmeni olmaya evrilmesinin nedenlerini  çoğu zaman öfkelenerek, kimi zaman hüzünlenerek anlatıyordu.

Üçüncü günün filmler sonrası söyleşisini yapmak bana verilmişti. “Festivali senin filminle açıyor, senin yapacağın söyleşiyle kapatıyoruz” diyen, böyle bir incelik yaparak beni mutlandıran, onurlandıran sevgili Ali Murat Güven’in danışmanlığında düzenlenen ve yakın arkadaşım, her zaman sevgiyle andığım Metin Demirhan’a adanan böyle bir festivalde küçücük de olsa bir katkımın olabilmesi beni daha da mutlu kılmıştı. Festival programına göre konuğum Yılmaz Atadeniz’di fakat güzel bir sürpriz yapıp aramıza katılan Safa Önal ustamızı da aramıza alarak aynı masada çifte söyleşi yapabilme olanağı bulmuştum. Bu da bana çifte kavrulmuş, ‘tadından yenmeyen’ özel bir mutluluk vermişti.  Yılmaz Atadeniz’i tek cümlede anlatmaya kalktığımda ‘içindeki çocuğu hiç büyütmemiş, hep çocuk kalmış bir adam’ diyebiliyorum…

Söyleşinin sonunda büyük salonda ödül törenini geçilmiş ve ustalar onur ödülüyle, katılımcılar plaketle taçlandırılmışlardı.

Film izlemilerinden çıkan genç izleyicinin “aaa Zagor burada, aaa Süpermenin yönetmeni de burada” benzeri cümlelerle, güzel duygularla, coşkuyla çıkmaları unutulur gibi değildi.
Fantastik bir masal gibi yaşanan Fantasturka günlerinin benim içinönemli yanlarından biri de yıllardır yazılarını okuduğum, hazırladıkları siteleri, blogları takip ettiğim, yaptıkları filmleri izlediğim çok kıymetli genç kuşak sinema yazarı, araştırmacısı arkadaşımla yüzyüze tanışma olanağı bulabilmekti. Murat Tolga Şen, Ege Görgün, Deniz Akhan, Utku Uluer, Murat Kızılca, Masis Üşenmez, Fatih Yürür, Fatih Danacı, Erhan Işık, Muhammed Uyar ve Can Evrenol (adını atladıklarım varsa bağışlasın) bu arkadaşlardan yalnızca bazılarıydı.

Çetin İnanç ve Kunt Tulgar’ın kıymetli eşleri Berrin İnanç, Emel Tulgar, Ali Murat Güven’in kıymetli eşi Aysun Güven, Mehmet Dilbaz, Tuba Karaçorlu Dilbaz da festivalin güzel renkleri, önemli sohbet arkadaşlarımızdı…

Yineliyorum;
Türk fantastik sineması’na gecikmiş ya da gösterilmemiş vefâ borcunu  ödemeye yönelik önemli bir adımdı.
Tek cümleyle özetlersem güzellikleri ve kazanımı bol bir festivaldi. Daha ne olsun?..
Biz bir masal anlattık/dinledik Ankara’da, Fantasturka’da. Fantastik bir masal gibiydi fakat her güzel şey gibi kısa sürdü.

Bir varmış, bir yokmuş.

Not: bu yazı ilk Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin Güz 2011 sayısında yayımlanmıştır
Mesut Kara
27 Eylül 2011 / Kuşadası

Yorumlar