Cihangir Gaffari: Fazla kalmayacağım, geçerken uğradım…

6
5310

Türk sinemasının 70’li yıllardaki serüvencisi Cihangir Gaffari’ye benim yakıştırdığım bir söz bu. Serüvenci diyorum çünkü 1950 İran doğumlu bu adam, birbirinden enteresan ve eğlenceli filmlerde rol almak üzere 70’lerin başında ülkemize geliyor ve kısa bir süre kaldıktan sonra Tahran’a geri dönüyor. Üstelik de zirveye çıkmaya başladığı dönemlerde. Fırtına gibi oluşunun ardında; aceleden ziyade belli ki biraz macera, biraz eğlence, biraz da keyif sürmece yatıyor.

Sıkça başvurulduğu üzere İran’ın Cüneyt Arkın’ı olarak tanımlanan Gaffari, olsa olsa eğlendiği işi yapan ya da eşe dosta destek olmak amacıyla filmlerde oyuncu olarak yer almayı kabul eden hatta mesela hayatında hep bir şovalyeyi ya da süper kahramanı canlandırmak isteyip de bunu ancak trash filmlerde başarabilen bir B sınıfı film oyuncusuna benzetilebilir. Tabi bu tarz sıradan bir oyuncudan farklı olduğu yanlar vardır Gaffari’nin. Mesela doğru filmlerin kadrosunda yer almayı bilerek kendisini pazarlama zekasına sahiptir. Böylece de ileride A sınıfı denen filmlere geçiş yapabilir. Tıpkı Christopher Lee gibi. Fakat bunu yapmış mıdır, hayır!

60’ların sonundan 80’lerin sonuna kadar birbirinden fantastik, acayip, gayri ciddi filmlerde; birbirinden fantastik, acayip, gayri ciddi karakterleri canlandırmış ve Yeşilçam’da hepi topu birkaç filmde oynayıp apar topar ülkesine geri dönmüştür. Bu ne pervasızlıktır, bu ne vurdum duymazlıktır böyle! Yine de hakkında bu kadar katı yargılarda bulunmamak gerekir. Neticede Gaffari, o dönemin göz bebeği filmlerinde başroller kapmış; aksiyonsa aksiyon, fanteziyse fantezi deme gücünü

göstermiştir. O şehir senin bu şehir benim; o kostüm senin bu kostüm benim dolanıp, donanıp durmuştur. “Geçerken uğramış”, etrafı şöyle bir kolaçan etmiştir yani.

Cihangir Gaffari ülkemizde kaldığı zamanlarda karşımıza bazen Zagor, bazen Şovalye Leopold, bazen de Lord Justice Jeffries olarak çıkar. Zaten kendisi oldukça deneysel olan yerli westernlerde pis sakallı, kural tanımaz, başına buyruk kovboyu canlandırır. Her rol için bir karakter yaratmayı başarır. Mesela 70’lerin züppesini oynayacaksa kılık kıyafet, tavır endam olması gerektiği gibidir. Fakat o çoğunlukla janjanlı kötü adam olmayı tercih eder, tabi bu işi de layıkıyla yaparak. Her ne kadar seslendirme kurbanı olsa da “kötü adam kahkahası”, üstündeki asaletle birleşince, o kötü adam ucuz bir karakter görüntüsünden çıkar. Yerli filmlerde oynaması için yurtdışından transfer edilen alelade yabancı bir oyuncu profilini aşar. Zaten uğrayış sebebi bellidir: Fantazma soslu eğlence. İranlı kimliğini saklamaz ama İranlı gibi de değildir. Halkın sempatisini kazandığına göre mesela Johnny Depp’in durumu gibi sınırlar arası, kültürler arası bir bağlayıcılığı vardır. Aslında onun bu durumu İranlı oyunculara has bir yeteneği ve İran sinemasının sessiz ve derinden başarısını da düşündürür insana. Yine de Cihangir Gaffari tüm bu toplumsal gerçeklerin üstünde, farklı bir yerde, kendine has bir duruş içindedir. İstanbul onun tatlı mesut duraklarından biridir.

Ülkemizden ayrıldığı sıralarda evlenip Tahran’a birlikte döndüğü Gülsüm Kamu ise, 2005’te Radikal Çevrimiçi’nde yayınlanan röportajında Gaffari’nin bambaşka bir yönüne dikkat çeker. Kamu; “Büyük bir ailenin içine düştüm, yedi kardeş, kocaları, karıları, kayınvalide, herkes aynı evde. Feci bir kayınvalide çıktı karşıma, her şeye karışan, oğlunun kazancını elinden alıp harçlık veren… Cihangir iyi bir adamdı, Semra Hanım’ın oğlu Ata gibi bir şeydi.

Ayrı eve çıktık, ama oraya da yetişti annesi. Ben de ‘ailemi özledim’ diyerek bir valizle İstanbul’a geldim.” diyerek Gaffari’nin deminden beri çizmeye çalıştığımız özgür ve kaygısız portresini baltalar. Fakat Gaffari’nin yaptıkları daha çok o serüvenciliğini pekiştirir niteliktedir. Mesela ülkemizden ayrıldıktan sonra Amerika’da John Foster ve John Ghaffari adlarıyla film çekmeye çalışır. Hatta 1988’de Jean Claude Van Damme filmi “Kan Sporu”nda ufak bir rol alır. O da yetmez etine buduna aldırmadan prodüktörlüğe soyunur. 1983’te “Hundra”, 1984’te “Yellow Hair and the Fortress of Gold”, 1990’da “La cruz de Iberia” prodüktörlüğünü yaptığı filmlerdir. Bu durum akla Tarot’taki “The Fool” kartını getirir. “The Fool”, başı havada dolayısıyla aklı da havada, önündeki uçurumdan habersiz lay lay lom yürümektedir. Yanı başındaki beyaz köpeğin “dikkat et” manasındaki havlamalarına rağmen.

Cihangir Gaffari, yolculuğuna devam etmeden önce ülkemize birkaç fotoğraf, film ve 70’lere has daire şeklindeki uzun zincirli altın kolyesi ve bağrı açık siyah gömleğiyle ekrandan bize pis pis sırıtan bir adam görüntüsü bırakmıştır. Keşke kalsaydı da daha fazlası olsaydı demek bencillik olurdu. Serüvenci tanımı gereği serüvenlere atılmaya meraklı kişiyi vurgular. Ama fakat, fazla kalmasa da, o burada çok eğlenmiştir. Yerleşemediği Yeşilçam, Gaffari’nin zihninde yer etmiştir.

YAZAN: Semra Uygun

Yorumlar

PAYLAŞ
Önceki İçerikKemal SUNAL & Natuk BAYTAN : SAHTE KABADAYI
Sonraki İçerikSadri Alışık ve Menekşe Gözler’de hiç vefa yokmuş…
27 Ekim 1981’de Şanlıurfa’da sarışın olarak doğdu. Önceki hayatında bir Urartu olduğu için burda doğması normaldi. Yoksa kesin Bavyera’da doğardı. İki özel yetenekle dünyaya geldi: 30 yaşına gelince 30 yaşında olduğunu göstermemek ve Taksim’deki biletçi kız taklidi. Okul hayatına inek olarak başlayıp nerd’e oradan da fırlamalığa yükseldi. Aralarda çılgın kız, rockçı, seksi şempanze, doll gibi şeyler de oldu. Özünde iyi biriydi ama. Felsefe okuyup üstüne reklamcılık cila yaptı. Editörlüktü, muhabirlikti, fotoğrafçılıktı, torna tesviyecilikti antin kuntin ne kadar iş varsa hepsini yaptı. Sonunda da en babasını, reklam yazarlığını, powerpoint’e hazırladığı CV’sinin başına koydu. Film ve müzik yazıları, burç yorumları, Twitter iletileri, maç tahminleri yazdı durdu. Halen de kasıyor. Güneş gözlüklerini, karpuzu ve taytı çok seviyor. Bir gün bir otel odasında ölü bulunacağına inanıyor. Bu arada Yeşilçam’a hala ağlar eder. En sevdiği çift Hülya Koçyiğit-Kartal Tibet, 5000 kere izlediği tek film “Malkoçoğlu”, onu ağlatan tek aktör Sadri Alışık ve kendine yakın hissettiği tek karakter Piç Rıza’dır. İzzet Günay teklif etse hayır demez.