Burak Uluer – Hababam Sınıfı: Küçükken kaç yaşındaydınız?

1
1421

KÜÇÜKKEN KAÇ YAŞINDAYDINIZ?

“Elim birine değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım”
Rıfat Ilgaz
Son Şiirim,1991

Saflıkla aptallığın, naiflikle enayiliğin birbirine karıştırıldığı bir zaman, bu zaman. Hoş,
bayağı bir yıl geçti en son saf, naif birini göreli…

Peki, ben hiç saf oldum mu? Hiçbir zaman önyargılarımı bir kenara bırakıp yaklaştım mı,
birine, bir şeye?

Hoca durur mu, yapıştırmış cevabı anında:

Oldu oğlum, oldu. Sen hayatının en az 15-20 yılını bu enayilikle geçirdin. Gerçi hala
öylesin, o ayrı.
Peki, hocam, suçum neydi benim?
Suç?

Öyle demeyelim. Sen ne zaman ki Ertem Eğilmez denen zat-ı muhteremin filmleriyle tanıştın, ne zaman o duyguyu içine evladiyelik bir şekilde soktun, ne zaman öyle bir hayatın gerçek olabileceğine inandın, işte o zaman boku yedin.

Hocam, nasıl kurtulacağım ben bundan?

Kurtulma evladım. Karışma karanlığın içine. Bırak Hababam koşsun içinde dörtnala ve sen korku dolu, şaşkın bakışlarla bakarken etrafına ve anlamazken tüm bu olan biteni, tekrar diriliversin çoktandır sulamayı unuttuğun bir sardunya balkonun kuytu yerinde.

1944 yılında yayınlanan ve 25 gün sonra toplatılan Sınıf’ın ardından tam 56 yıl önce ’56 yılında İlhan Selçuk‘un Dolmuş‘unda bir tefrika olarak başladı Hababam Sınıfı. 78 haftalık yayının ardında 1961’de dini kitaplar yayınlayan bir yayınevi tarafından basılabildi. Rıfat Ilgaz 1984 yılına kadar telif alamadı. İlk kez Ulvi Uraz tarafından sahneye kondu ve ilk filmin çekildiği 1974 yılına kadar hep kapalı gişeydi. Oğuz Aral’ın yönettiği ‘Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı‘ Elhamra sinemasında 130 hafta oynadı.

Yıkanmayı sevmeyen, uykuya düşman gözüyle bakan çocuklar gibi, bir türlü konduramıyorum kendime büyümeyi. Bir türlü bitmiyor kulağımdaki, yalan söylemeyi beceremeyen adamın telefondaki “Ben iyiyim!!!” çağrısı. İşler hep kesat, ilişkiler hep yav(l)an, hayat hep bir şekilde vasati 40 çöp tadında. Çıkamıyorum bir türlü, kaçamıyorum bir Belgrad’a inek yahnisi yemeye. Hep eğreti duruyorum bu hayatta. Anlatamıyorum nedense, dayamadan sırtını duvara, sadece ama sadece samimiyetle, dayanışmayla, özenle, aşkla olabileceğini delikanlılığın.

Ruhunu hesapla kirletmeden, öylesine çırılçıplak…

Komşunuzun adını bilmiyorsanız, hiç “Kara Murat benim” diye atmadıysanız kendinizi ortaya, en pis suçunuzu sizden başkası bilmiyorsa, hükmedene gıptayla bakıyorsanız için
için, özür dilemediyseniz affedilmeyi beklemeden, yalanlarınız inandırıcıysa, kendinizi ciddiye alıyorsanız, bir dostunuzun hatasını üstlenmediyseniz onun haberi olmadan, affetmeyi bir erdem olarak adlandırıyorsanız, yani büyüdüyseniz artık bir nevi, seyretmeyin Hababam’ı boşuna. Artık ne antibiyotik ne merhem fayda etmez bu akıntıya.

Hayatımın en büyük kazığını yedim, Rıfat Ilgaz’dan, Ertem Eğilmez’den, İlhan Selçuk’tan,
Oğuz Aral’dan, Melih Kibar’dan, İnek Şaban’dan, Tulum Hayri’den, Güdük Necmi’den,
Damat Ferit’ten, Kel Mahmut’tan, Hayta İsmail’den, Dursun Sektirmez’den, Badi
Ekrem’den, Vakvak Rıza’dan, Hafize Ana’dan.

Kazıdılar, aslolanın kariyeri adamlıkta yapmak; sahip olunan en büyük değerin onur olduğunu.

Biliyorum bitmeyecek bu sızı sittin sene ve ben tahammülün sınırında bir gece vakti, patlatacağım bir Hababam, makyaj çekmek için ruhuma. Ve bağıracağım “Dokunamazsınız onlara!!! Onlar benim çocuklarım! Dokundurmam! Dokundurmam!”

Sözün özü; Özdemir Asaf’ın dediği gibi: Öyle bir yalana inandırdılar ki beni, ömrümce sürdü doğruluğu…

Burak Uluer

Not: Yazının ana banner’ı Kızılca Kıyamet sitesinden, Hababam Sınıfı reklamı Dipsahaf‘ın arşivinden alınmıştır.

 

Yorumlar