Mesut Kara: Ferda Ferdağ

1
955

Ferda Ferdag banner

BU GENÇ KIZ ARTİST OLDU AMA…
1950‘li yıllar… Cağaloğlu Yokuşu’nu yeşil gözlü, kestane rengi saçlı, 13 yaşında bir genç kız tırmanıyordur. Henüz 13 yaşındadır ve ‘en büyük arzusu artist olmaktır.’ Elinden tuttuğu kendinden yaşça büyük halasının kızı, “Artist” mecmuasına, Oğuz Özdeş‘le görüştürmeye götürüyordur onu. Hala kızı onu yokuşun başında durdurur ve “Seni meşhur romancı Oğuz Özdeş’e götürüyorum. 15 yaşındayım diyeceksin. Hakkında yazı yazılacak, resimlerin çekilecek. Artist olacaksın. Fikriye adın da hiç güzel değil. Adını Ferda koydum. Ferda ne demek biliyor musun? Gelecek, ati demek. Çabuk ezberle, beni rezil etme.” der. Genç kız, “Gelecek, ati. Gelecek, ati…” diye ezber yaparak Cağaloğlu Yokuşu’nda, geleceğe doğru adım atmaya devam eder. O genç kız Ferda Ferdağ‘dır. O yıllardan bu yana Yeşilçam‘da var olma, ayakta kalabilme savaşı verir. Yeşilçam onu çok çabuk hırpalamış, “harcamıştır”. Kırgın ve öfkelidir. İlk anı kitabını şu cümlelerle bitirir: “Sevgili Oğuz Özdeş, ben yine Cağaloğlu’na geldim. Sizinle tanıştığımız yokuşun başındayım. Bin 54 yaşındayım.

Bu Genc Kiz Artist Olmak istiyor FERDA-FERDAG 10Ferda Ferdağ yıllar sonra anılarını yazmaya başlar. İlk kitabı ‘Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor‘dur. Ardından ‘Zübeyde Hanım Huzurevi’nden Mektup’u yazar. Bir yandan bu iki kitabını satarak yaşamaya çalışırken, bir yandan da yeni anı kitapları ‘Benim Terbiyesiz Ev Sahiplerim’ ve ‘Huzurevinde Genç Kaldım’ adlı kitaplarını yazıyor. Kitaplarından birine yazdığı özgeçmişinde hayatını şöyle özetler: “Ferda Ferdağ. 1937‘de Edremit’te doğdu. 1950‘de Şehir Tiyatroları’na girdi. Külkedisi Sinderella‘yı oynayan oyuncuyu kıskanıp, provadan ayrıldı. 1951‘de başrol aldı. 3 başrolden sonra Osman Seden tarafından figüranlığa atandı. Atıf Yılmaz rol vermeden etrafında dolaştı durdu. En sonunda acıyıp kırk yıl sonra, helanın başına oturttu. Ferda Ferdağ böylece ‘helacı kadın’ rolüyle sinema yazarlarının ödülüne zıplayıp oturdu. Daha sonraları başına buyruk, işsiz güçlü kitap yazdı durdu.”

Yeşilçam‘dan ve ev sahiplerinden çok çekmiştir. Bugün 59 yaşındadır ve 54 ev değiştirmiştir. Bütün paraları zemin katlarına, akmayan sulara, yanmayan kaloriferlere gitmiştir. “En güzel ev sahiplerimden Nisa Serezli’yi anıyorum. Ağzında akide şekeri var gibi konuşan, güzel sanatçı Nisa Serezli’yle Kazancı Yokuşu’ndaki bir emlakçıda karşılaşmıştık. Nisa hanımla birbirimize gülümsedik. Emlakçıya Cihangir’de 500 liraya kadar möbleli bir ev aradığımı söyleyince, Nisa hanım elindeki anahtarları avucuma bıraktı. ‘Bu yolda, sağ tarafta Gül Palas apartmanı, tam istediğin gibi, möbleli kaloriferli, sıcacık. Güle güle otur.’ dedi. ‘Kefil istiyor musunuz?’ dedim. ‘İstemem, kontrat da lazım değil.‘ Orhan Gencebay‘ın ‘Yazıklar Olsun’ güftesinden sonra, eski İstanbul’da başka terbiyesiz bir ev sahibim geliyor aklıma. Moda’da çatı katında kirası 100 bin liraya oturuyorum. Türk Sanat Müziği‘ne hayranım. Yaşıtım, tek arkadaşım Ayten ve annesi Nakiye hanımla Çiftesaraylar Gazinosu’na gidiyoruz. Sabahlara kadar Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve Safiye Ayla dinliyoruz. Ayten’in sesi çok güzeldi. Şişman olduğu için sahneye çıkmaya ikna edemiyoruz. Ayten’le bir gece pencereden bakıyoruz. Benim çatı katımın bitmesine on iki saat kalmış, haberimiz yok. Eski Fenerbahçeli futbolcular karşıda bir balkonda kahkahalar atıyorlar, eğleniyorlar. ‘Ayten sen saklan, şarkı söyle, ben de ağzımı açıp kapatayım’ dedim. Ayten başladı Abdullah Yüce‘den ‘Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm/Hem yetim, hem aşık, hem de öksüzüm’ü söylemeye. Ardından da ‘Yanıyor mu yeşil köşkün lambası’nı söyledi. Bütün sokak inliyor. Böylece ben de 1955‘te bilinçsizce playback yapmış oldum. Kapının sesiyle kendimize geldik. Karşımda ev sahibim… Cart cart kontratı yırtıyor. ‘Yarın sabah seni burada görmeyeyim, evimden çık’ diye avaz atıyor. Hepinize Orhan Gencebay‘dan Yazıklar Olsun, bana da kazıklar olsun. Ucuz ev sahiplerim, bana yaptıklarınızı monoton hayatınızla ödüyorsunuz. Bunu bile anlamıyorsunuz. Yuh size. Ben maratonuma devam ediyorum.

Ferda Ferdag 03Yeşilçam‘ın görünmez kuralları, kendine özgü yasaları vardır. Bir anda gökyüzüne çıkar, yıldız olursunuz ya da yıldızken bir süre sonra iş bile bulamazsınız; evinizde nafile telefonunuzun çalmasını beklersiniz. Fakat o kahrolası telefon nedense çalmaz olmuştur artık. Aktörler, aktrisler sahnedeyken vardır. Sahneden bir kez inmeye görsünler, kimse arayıp sormaz olur artık onları, çığlıklarını kimse duymaz ve bunu en çok onlar bilir. Onlar alkışlarla, izleyicilerin sevgileriyle yaşarlar. Alkışlar kesildiğinde, sanki hayatla bağları da kesilir.

Bir gün Orhan Elmas‘a, “Orhancığım, benim tipim çok zengin, niye beni hep fakir kadın oynatıyorsunuz?” diye sorar Ferda Ferdağ. “Gardırobun yok” der Orhan Elmas. Hayretler içinde kalmıştır. Yıllarca rol bekler, yirmi beş yaşından sonra anne, teyze, nine, hala rolleri oynar. Umutlarla fakat hep hayal kırıklıklarıyla, acılarla ve yalnızlıklarla geçmiştir kırk yılı. Çok yorulmuştur. İstanbul‘dan kaçar. Gittiği yerlerde de tutunamaz, üstüne üstüne gelirler. Uğur Dündar‘a telefon açıp, sekreterine “beni huzurevine yerleştirin” der. Nisan 1993‘te İzmir Zübeyde Hanım Huzurevi‘ne yerleşir.

Oh… Burada hırsız, arsız, yüzsüz, astarsız, iftiracı korkusu yok. Elektrik, su parası hiç yok.” Hanefi bey, Ferhunde hanım, Rafet bey, Zehra hanım, Bilge, o günlerde 101 yaşında olan Halise, İsmail Hakkı… Ne yüzler, ne hayatlar tanır orda. İsmail Hakkı, İsmail Dümbüllü Tiyatrosu‘ndandır. 102 yaşındaki Hanefi bey, Gazi’dir. “Halise’nin tüm dünyası bahçeden çiçek toplamak, yanına kim gelirse ona çiçekleri hediye etmek. İki kelimeden başka bir şey konuşamıyor. Acıklı acıklı ağlıyor.” Huzurevinde herkes çok yaşlıdır. Ferda Ferdağ en gençleri. Onlar için koşturmaya başlar. “Huzurevinde genç kaldım. ‘Ben biraz dolaşayım, 80 yaşında yine gelirim’ dedim. Ağlaşarak ayrıldık. İstanbul‘a döndüm.

istiklal harbi aHuzurevinde ziyaretine bir tek Nur Sürer gelir. Ferda o sırada huzurevinde değildir. İçeri alamazlar Nur Sürer‘i. Bahçede oturup yaşlıları seyreder. “Ferda’ya borcum vardı, onu getirdim” diyerek para bırakır. Bu olay onu çok duygulandırmıştır, ağlayarak anlatır bu anısını. Bir de Fikri Sağlar zamanında, Kültür Bakanlığı’na “borç içindeyim” diye dilekçe yazar. Telefonla ararlar. Telefondaki yetkili hesap numarasını ister. “Efendim, benim hesabım hiç olmadı ki” der Ferda Ferdağ. Açtırdığı hesaba beş milyon lira gönderirler. “Ben de Sayın Fikri Sağlar‘a kitabımla teşekkür ettim.” T.C.Kültür Bakanlığı Özel başlıklı bir mektup alır. “Değerli çalışmalarınızdan oluşan eserinizi şahsıma gönderme inceliğinize teşekkür ederim. Sorunlarınıza yardımcı olmak, sizi olduğu kadar beni de mutlu etti. Kültür yaşantımıza katkılarınızın süreceği inancı ile, sağlık ve mutluluk dolu günlerin sizinle olmasını dilerim. Saygılarımla, Dr. Fikri Sağlar. Kültür Bakanı

İstanbul’a döndükten sonra anı kitaplarını satarak yaşamaya çalışır. 59 yaşındadır, emekli maaşı sadece ev kirasını ödemeye yetiyordur. Elinde kitaplarının olduğu çantalarla Karaköy‘den Tünel’e doğru yürüyordur: “Beni çok güldüren aktör Mustafa Suphi, beş yıl aradan sonra karşımda. Bakışıyoruz, beni çıkartamıyor. ‘Mustafa Suphi‘ diye üstüne yürüyorum. ‘Aaa… Ferda, seni bavul ticareti yapan bir Bulgar hanım sandım’ dedi. ‘Bavulları taşıyamam, kitap satıyorum’ dedim. Kahkahalarımızdan bütün Tünel inledi.

Ferda Ferdağ mektup yazmayı da çok seviyordur. İlk başrolünü oynadığı yıllarda Ayhan Işık‘a ve Muzaffer Tema‘ya mektuplar yazar. Ayhan Işık‘a yazdığı mektupta “Benim Tyren Pover’im, beni Kabataş’ta saatin altında bekle, geleceğim” der. Buluşma günü heyecanla yola çıkar. Ayhan Işık saatin altında onu bekliyordur: “Ayy! Nasıl heyecanlandım. Bir restorana gittik. ‘Mektubun çok hoşuma gitti’ dedi. ‘Sen de Elizabeth Taylor‘sun.’ Bana bir de resim imzaladı. ‘Ferda’ya bütün kalbimle’ diye yazmıştı. Çok dolu ve hep hayal dünyasında yaşadım.

Çok acemi, hatta çocuktur. Hiçbir şeyin farkında değildir. Eski Yıldız Sineması‘nda üçüncü başrolü oynadığı film Beyaz Şehir’i bilet alıp izler. Gençliği sanatçıların sohbet masalarında geçmiştir. Park Otel‘in, Divan‘ın, Tokatlıyan‘ın barında, Degüstasyon‘da buluşurlar. Kimler yoktur ki… Sait Faik, Özdemir Asaf, Cahide Sonku, Cahit Irgat, Salih Tozan, Oğuz Aral, Bedri Koraman

Ferda Ferdag 04Mahallesinden arkadaşlarıyla buluşmak için Büyükada‘ya gidecektir. Kadıköy İskelesi‘nden ada vapuruna biner: “Tam karşımda oturan anlamlı erkeğe baktım, çünkü o da bana bakıyordu. İkimiz de birbirimize gülümsedik. ‘Senin adın ne?’, ‘Ferda.’ ‘Benim adım Sait Faik. Nereye gidiyorsun?’ ‘Büyükada’ya, arkadaşlarımla randevum var.’ ‘Büyükada’ya gitme, benimle Burgaz Ada’ya gel.’ ‘Olur’ dedim. Burgaz Adası’nda çamların altında yürümek, topuklu ayakkabılarımla pek kolay olmadı. Sait Faik Abasıyanık, bana ne güzel hikayeler anlattı, ne güzel şiirler söyledi. Ben de ezberlediğim bir şiiri söyleyiverdim ona. ‘Kim o deme boşuna,/ Benim, ben/ Öyle bir Ben ki/ Gelen kapına/ Baştan başa sen

Yine bir gün Park Otel‘de, barın bir ucunda oturur. Diğer ucunda da Özdemir Asaf vardır. Aralarında da başka müşteriler: “Selamlaştık. O konyak içiyordu. Konyak kadehini avucunun içinde kırmaya başladı. Kadeh kırılınca eli kan içinde kalmıştı. Aramızdaki müşteriler terk etti Park Otel’i. Özdemir Asaf, bana doğru yürümeye başladı. ‘Gelme, beni korkutuyorsun’ dedim. ‘Ama zenginleri kaçırdım’ dedi. Tarlabaşı‘nda Adnan’ın fuayesi vardı. Bir gece Bedri Koraman‘la oturuyorum. Bir kağıt geldi. ‘O yanındaki çirkin adamı nerden buldun. Oğuz Aral’ yazıyordu kağıtta. Ben de hemen cevap verdim. ‘Akşama kadar seni aradım, bulamadım. Onun için buradayım.’ Tekin Aral hiç kimseyle konuşmazdı. Kedisiyle gelirdi. Kediden de korkarım, yanına gidemiyorum; soracağım ‘neden kimseyle konuşmuyorsun’ diye. Meğer o da çok ünlü olacakmış, kimseyi takmıyormuş.” (gülüyor)

60‘lı yıllarda, Yeşilçam’da işsiz kaldığı zamanlar, Cahide Sonku, Salih Tozan, Suphi Kaner, Cahit Irgat hemen her gece zemin katlarda aynı masalardadırlar:Düşünüyorum da Cahide Hanım yaşlılığı taşıyamadı. Hep genç, hep güzel kalmak istiyordu. Alkolik lafı çok gücüme gidiyor. Bizlere çok haksızlık yapıyorlar. Ne acılar, ne dramlar yaşanıyor. Ben 13 yaşında Şehir Tiyatroları’ndan içeri, elimde rakı şişesiyle mi girdim?” Ferda Ferdağ ilk anı kitabını yayımlayan Ara Yayınları’nın sahibi Vedat Çorlu‘ya yazdığı yazısında “Bizlerin sonu kiralık evler, bulamazsak otel köşeleri, hastaneler, darülacezeler ve tımarhaneler mi?diye sorar.

Ferda Ferdag 02Çok kısa sürede çok iyi ‘arkadaş’ olduğum insanlardandı Ferda Ferdağ. Evet, oğlu Beklan’ın dediği gibi onun arkadaşları bizdik. Bendim, Cezmi Ersöz‘dü, oğluydu… Onun Yeşilçam‘dan çok fazla arkadaşı yoktu. Hemen her gün telefonlaşıyorduk. Yine 25 Haziran Salı günü Taksim‘den jetonlu telefonla aramıştı beni. Jetonu bitene kadar konuştuk. Ertesi gün iş çıkışı Beklan’a rastladığımda beyin kanaması geçirdiğini, hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Paparazzi programı evinde çekim yaparken fenalaşmış. Nedense program ekibi onu hemen hastaneye kaldırmak yerine Beklan’ı bulmaya çalışmış. 1 saate yakın evde baygın kalan Ferda Ferdağ‘ı Beklan hemen ilkyardıma kaldırmış. Akşam hastaneye gittiğimizde komadaydı. Sevda Ferdağ’ın, Beklan’ın, Beklan’ın eşi Nesrin’in, Ece hanımın, Devlet Devrim‘in, Nazan Adalı‘nın, benim başında beklememiz boşunaydı artık. O, 26 Haziran Çarşamba günü, sabaha karşı 3’te bizleri orda acılı bırakıp gitti.

Son günlerinde çok mutluydu. Öküz dergisinde onu anlattığım yazıya çok sevinmiş, “ay çocuklar beni yeniden şöhret yapıyorsunuz” demişti. Yine 8. sayıdaki Unutulmayacaklar adlı yazımda da ondan bahsediyordum. Haberi vardı. Dergi dağıtıma verilmiş, sabah bayilerde olacaktı. Bekleyemedi… İki hafta önce Lions Kulüp onur ödülü vermiş, gazetelerde, televizyonlarda hakkında haberler çıkmıştı. Altın Kalemler dergisinde yıllar önce Ergun Arpaçay şunları yazmıştı: “Ferda Yeşilçam‘daki mücadelesini kaybetmiştir, ama sanat gücünü, sanat aşkını yitirmemiştir. Zira yıldızlar gökyüzünden düşse bile onların unutulmayacaklarını bilmektedir. (…) Mağluplar da alkışlanır. Ferda Yeşilçam‘da yenilmiştir ama yıkılmamıştır.

Yıllar sonra yayımladığı anılarında “Bundan böyle hayattan ne istiyorum” başlığıyla dilek ve isteklerini şöyle sıralıyordu Ferda Ferdağ:

Ferda Ferdag 071- Ev sahiplerinin kiralık evlerini badanalı, banyolu, elektrik prizleri yeni, pencere camları kırıksız, muslukları sağlam, WC sifonları çalışır halde kiraya vermelerini istiyorum.
2- Oğlumun Almanya’dan kesin dönüş yapmasını ve bir Türk kızıyla evlenmesini istiyorum.
3- Bir torun istiyorum.
4- Radyasyonsuz hava istiyorum.
5- Ozon tabakasının kapanmasını diliyorum.
6- Füze, atom ve silah seslerinin susmasını istiyorum.
7- Her sene taksitle aldığım televizyonumu, buzdolabımı satmamak için bankaların emekli sanatçılara kredi vermesini istiyorum.
8- Allah’ın arsalarının birinde EMEKÇİ TİYATRO VE SİNEMA SANATÇILARI SİTESİ kurulmasını istiyorum.
9- Tekamül etmemiş bir ruh taşıyorum. Bir daha dünyaya gelince üniversite ve KONSERVATUAR’A gitmek istiyorum.
10- Ketrin Hepburn, Beti Deyvis ve Altın Kızlar‘ın oynadığı roller gibi roller oynamak istiyorum.
11- İstanbul‘da işime ulaşabilmek için helikopter sahibi olmak istiyorum. Şaka yaptım, ben tramvay kızıyım, hipertansiyonum var. Yüksekleri sevmem…
12- Beni bayramsız zannedenlerin, başı örtülü anneannemle çok güzel bayramlar yaşadığımı bilmelerini istiyorum.
13- Beni bazı ayık sarhoşlarla aynı ayara getirdiği için TEKEL‘e teşekkür etmek istiyorum.

Ne acıdır ki Ferda Ferdağ‘ı öldüren televizyon programını yapanlar, ölümüne seyirci kalıp sonradan gerçekleri çarpıtanlar, sanatçının gerçek adını bile doğru söyleyemeyip Fikriye Dumrul‘u, Fikriye Kahraman yapanlar, bu programlarından dolayı “başarılı programcılar” olarak ödüllendiriliyorlardı. Programda, açıkça gerçeklerin çarpıtıldığını gördüm. Doğru olmayan bu haberler sanatçının acılı yakınlarını bir kez daha yaraladı. Sanatçının gerçek adını bile doğru söylemediler.

Mesut Kara
(Yazı Mesut Kara’nın yeni baskısı Agora kitaplığından çıkan Artizler Kahvesi kitabında yer almaktadır)

ferda ferdag 787

Yorumlar