Semra Uygun Yazdı – İsim Annem: Semra Özdamar

10
31271

Semra Ozdamar banner 02

İsim; insanın kaderini kimi zaman da karakterini belirler, onu tanımlar, onu farklı kılar, onun var oluşunu karşılar. Hani kişilerle özdeşleşen birtakım güç sembolleri vardır ya; hükümdarların yüzükleri, taçları, tahtları, Samson ve Delilah’ta Samson’a gücünü veren saçları gibi; işte tıpkı öyledir ismin de etkisi. Doğduğunuz anda üstünüze yapışır ve öleceğiniz ana dek sizde bir iz olarak kalır. İsminiz kulaklarınıza en çok haz veren kelimedir. Algınızın kendisine karşı en seçici olduğu, tabir-i caizse torpil geçtiği şeydir. Metaforik anlamda kişinin kimliğidir. Nereden geldiğidir, taşıdığı sırdır. Ve tüm sırlar tahrik edicilikleriyle Sherlock Holmes tarafınıza dokunurlar. Hele ki benim gibi kelimelerin lirizmine inanıyorsanız, şecerenizi talan etmeyi, aile erbabına isminizin kökeni konusunda sorular sormayı adeta bir görev bilinciyle tatbik edersiniz. Bu uğurda bir sürü kitap karıştırıp, sanal ortamda bir yığın site gözden geçirirsiniz. Oysa hikaye kimi zaman çok basittir. Tıpkı 1981 yılında doğan birçok çocuğa Kemal isminin verilmesi ya da anneannelerin, dedelerin isimlerinin “doğacak olan çocuğuma isim arıyorum” anlarındaki can kurtaranlar olmaları gibi. Benim ismimim hikayesi ise beni; Yeşilçam’ın bir döneminde parlayıp sönen, buğulu bakışları ve hatıra defterlerindeki kadınlara has duruşuyla dikkat çeken bir kadına götürüyor, Semra Özdamar’a

semra ozdamar 338Semra Özdamar’la bağlarım, onu hiç tanımamış olmama rağmen, çok tuhaf bir hikayeye dayanıyor. 27 Ekim 1981’de “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı” filminin üstünden yaklaşık beş yıl geçmişken filmin edebiyat hocası, dönemin önemli bir atleti -ki bu özelliğinden mütevellit oynatılmıştı o filmde- olan Semra Hoca, babamın o gün doğan kız çocuğuna vereceği isim konusunda aklında bir kıvılcım çakmasına sebep olmuş. “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”nın ardından bir Semra Özdamar hayranı olan babam, isim koyma yetkisi kendisine verilince hiç tereddütsüz adı “Semra” olsun deyivermiş. Bir gün televizyonda bir dönem sık sık yayınlanan aynı filmi izlediğim esnada kendisi hakkında güzel yorumlar yaparken annem söylemişti bana bunu. Baban çok sever Semra Özdamar’ı, ondan verdi sana bu ismi diye. O zamana kadar ‘Semra’nın yalnızca filolojik anlamını -karanlık, dişi- araştırmış olduğum için işin bu kısmını hiç düşünmemiştim. Üstelik o ana dek babamın bu oyuncuyu sevdiğine dair herhangi bir belirtiyle de karşılaşmamıştım evin içinde. Çünkü bırakın filmlerine, yazdığı kitaplara bile rastlayamamıştım. O zaman anladım ki babamın sevgisi Semra Özdamar’ın duru güzelliğineymiş daha ziyade. Benim için de o güne kadar duru bir güzellikten ötesi değildi kendisi.

Semra Ozdamar Hababam Sınıfı Sınıfta KaldıSemra Özdamar hakkında bilgi toplamaya başlamam da bu vesileyle oldu. Büyük bir iştahla ve algımı sonuna kadar açmak suretiyle kitapları fihrist fihrist karıştırmaya, PC’nin kaydırma çubuklarını ileri aşağı oynatmaya başladım. Tabi ki abarttığım kadar geniş bir bilgi alanına ulaşmak mümkün olmadı kendisi için. Ulaştıklarım, Semra Özdamar’ın mütevazi duruşuyla bağdaşacak nitelikte kısıtlı bilgiler oldu maalesef. 11 Ocak 1956 Bursa doğumlu Özdamar, sinema hayatına 1973 yılında Ertem Göreç’in “Anadolu Ekspresi” filmindeki Zeynep rolüyle adım atmış. Yaklaşık beş yıllık bir sinema oyunculuğunun ardından 1978Yusuf Kurçenli yapımı “At Gözlüğü” filmi ile sinemayı bırakmış ve edebiyat dünyasına geçiş yapmış. 1977 yılında gerçekleştirilen 14.Antalya Film Şenliği’nde, Kara Çarşaflı Gelin” filmindeki rolüyle ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü sırtlayarak tabi… Bir yazar olarak da kendi halinde, iddiadan uzak fakat doğru dürüst işler çıkarmış Özdamar. “Hayat Bizi Yaşar”, “Sessiz Çığlıklar”, “8 Kadın”, “Kadırgada Son Horon”, isimli öykü kitapları ve “Yalnız Kadın” isimli bir tiyatro oyunu yazmış. Özdamar; sinema, edebiyat ve kadın konusunda çeşitli dergilerde yazılar yayımlamış olmasının yanı sıra İngilizce’den Türkçe’ye çeviriler de yapmış. Hatta bir yazar olarak 1984’te Yayınevi Masal Yarışması’nda ve 1985’te Akademi Kitabevi Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülleri almış. Ayrıca 1986‘da Tobal Oyun Yarışmasında üçüncülük, 1987‘de ise Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı Senaryo Yarışması‘nda Berdel senaryosu ile birincilik ödülü kazanmış. Yani sanki elini sürdüğü her işte çok daha iyisini yapabilecek bir potansiyel barındırmış hep. Çok daha şöhretli, çok daha ortalarda olabilecekken benim gibi belli bir grubun takdir ettiği küçük çapta bir “star” olarak kalmayı tercih etmiş oysa. Ya da babam gibi sadece güzelliği için kendisini seven hayranları olmuş bir yerlerde. 

semra_ozdamar_sinematik0022Şimdilerde çok fazla kullanılan bir deyişle ifade edersem “kendisini çok yakıştırdığım” Yılmaz Güney’in 1974 yapımı “Arkadaş” filmindeki rolüyle belleğime kazıdım Semra Özdamar’ı ve adını taşıdığım için hep gurur duydum. Çünkü kişi ismini sahiplenir ve ona karşı egosantrik bir yakınlık duyar her ne dense. Bende sonbaharı çağrıştıran bu kadının sofistike havasını ve Susan Sontag misali derinliğini içselleştirdim. Fakat hikaye burada bitmiyor tabi ki. Ne de olsa anlatacak heyecanlı bir öyküm varmışçasına başlamıştım yazıma. Olayın devamı biraz daha tuhaf. Şöyle ki; çocukluktan beri var olan vurdulu kırdılı film sempatim, son dönem filmlerinden -özellikle “Crouching Tiger, Hidden Dragon”un soğuk ve mağrur dövüşçüsü Ziyi Zhang muhtevalı- hareketle soluğu Kung Fu öğrenme ve kullanma opsiyonlu “EBMAS”ın Wing Tzun eğitimi veren spor salonunda almama vesile olmuştu. İş o ki Semra Özdamar’ın yönetmen ve yazar eşi Süha Arın’la yaptığı evlilik sonucu dünyaya gelen oğlu Mehmet Ali de salonun öğrencilerinden biriydi. Hikayeyi bilenler bizi tanıştırdıklarında bu önemli bilgiyi de dipnot geçmişlerdi. “Bak Semra, isim annenin gerçek oğlu?!” Büyük bir şaşkınlık duymuştum ve Mehmet Ali’ye karşı engellenemez bir sempati yer etmişti içimde. İsmimin, özümün bir çağrısı gibi hissetmiştim bu durumu. Hayattaki her tuhaf olayı bir işaretle bağdaştıran tiplerden biri olduğum için nurlanmış gibi dolaştım o gün, törensel bir edayla yani… Aile kavramının bambaşka bir boyutuyla tanışmıştım çünkü. Kan bağının ötesinde isimsel, ruhsal bir bağlılıkla yakalanmış bir şeydi bu.

Öğrendiğime göre Semra Özdamar şu sıralar sadece kitap çevirileri yapmakla meşgulmüş. İlk eşi Süha Arın’dan 1988 yılında ayrıldıktan sonra 1990 yılında Ercüment Ayanbaşı ile evlenmiş ve birlikte sahipleri oldukları yayınevinin başında duruyorlarmış. Söz konusu yayınevinin; üniversiteye başladığım yıllarda elime bir tanesini alıp da şu zamana dek bir türlü elimden düşüremediğim farkındalık ve kişisel gelişim kitaplarının yayımlandığı “Akaşa Yayınları” olması da bir tesadüf olamazdı değil mi? Demek ki hikaye hala devam ediyordu. Demek ki benim, isim annemle bağlarım öyle kolay kolay kopacağa benzemiyordu. Semra Özdamar, Yeşilçam’dan şöyle bir esti geçti evet ama benim hayatımdaki yeri o kadar da uçucu olmayacak gibi görünüyor. Ne de olsa isim; insanın kaderini kimi zaman da karakterini belirler, onu tanımlar, onu farklı kılar, onun var oluşunu karşılar.

Nadir reklam karelerinden birisi
Semra Özdamar’ın nadir reklam karelerinden birisi

Semra Özdamar’ın filmografisi:

  1. Hayatım Roman (1979)
  2. Yörük Elif (1978)
  3. Güneşli Bataklık (1977)
  4. Bir Gün Mutlaka (1975)
  5. Kara Çarşaflı Gelin (1975)
  6. Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975)
  7. Arkadaş (1974)
  8. Tütün Zamanı (1974)
  9. Yalnız Adam (1974)
  10. Ferhat (1974)
  11. Erkeksen Kaçma (1974)
  12. Anadolu Ekspresi (1973)
Semra Özdamar’ın kitapları
  1. Sessiz Çığlıklar (1986)
  2. Kadırgada Son Horon (1987)
  3. 8 Kadın (1988)
  4. Hayat Bizi Yaşar (1995)
  5. Yalnız Kadın (1986)

Önemli bir kişisel not: Yıllarca reklam oyunculuğu ve fotomodellik yapmasına rağmen, Semra Özdamar’ın fotoğraflarına bir yerlerde rastlamak oldukça güç. 

Yazan: Semra Uygun (FrauDoll)

Yorumlar

PAYLAŞ
Önceki İçerikKonuk Yazar Aydın Özkan (Byaydın): Türkiye neden Hollywood’a giremiyor?
Sonraki İçerikMesut Kara ile Yeşilçamdaki Casus filmleri ve Altın Çocuk üzerine
27 Ekim 1981’de Şanlıurfa’da sarışın olarak doğdu. Önceki hayatında bir Urartu olduğu için burda doğması normaldi. Yoksa kesin Bavyera’da doğardı. İki özel yetenekle dünyaya geldi: 30 yaşına gelince 30 yaşında olduğunu göstermemek ve Taksim’deki biletçi kız taklidi. Okul hayatına inek olarak başlayıp nerd’e oradan da fırlamalığa yükseldi. Aralarda çılgın kız, rockçı, seksi şempanze, doll gibi şeyler de oldu. Özünde iyi biriydi ama. Felsefe okuyup üstüne reklamcılık cila yaptı. Editörlüktü, muhabirlikti, fotoğrafçılıktı, torna tesviyecilikti antin kuntin ne kadar iş varsa hepsini yaptı. Sonunda da en babasını, reklam yazarlığını, powerpoint’e hazırladığı CV’sinin başına koydu. Film ve müzik yazıları, burç yorumları, Twitter iletileri, maç tahminleri yazdı durdu. Halen de kasıyor. Güneş gözlüklerini, karpuzu ve taytı çok seviyor. Bir gün bir otel odasında ölü bulunacağına inanıyor. Bu arada Yeşilçam’a hala ağlar eder. En sevdiği çift Hülya Koçyiğit-Kartal Tibet, 5000 kere izlediği tek film “Malkoçoğlu”, onu ağlatan tek aktör Sadri Alışık ve kendine yakın hissettiği tek karakter Piç Rıza’dır. İzzet Günay teklif etse hayır demez.