Çelik Bilek’ten Dünya’yı Kurtaran Adam’a Jet Rejisör Çetin İnanç

1
1736
mesut kara ÇETİN İNANÇ banner site

Her yaştan, her kesimden insan için bir serüven ve şenlikti sinema bizim büyümediğimiz yıllarda. Fikrin oluşmasından, yapım aşamalarına ve izleyiciyle buluşana dek sürerdi bu heyecan dolu serüven. Bu serüvende, yaşamdan perdeye yansıyan görüntüler, bizi kimi zaman fantastik bir öyküyle başka dünyalara yolculuğa çıkarır, kimi zaman da hüznün ve mizahın içiçe yaşandığı bireyin iç dünyasına. Düş bahçelerinin beyazperdesine yansıyan hayal kahramanları, kalbimizden hayatımıza akar, örnek aldığımız kahramanlara dönüşürdü. Cüneyt Arkın’lı, Kartal Tibet’li filmlerden çıktığımızda tahta kılıçlarımızla kavgalara tutuşur, maceradan maceraya koşar, Yılmaz Güney’li filmlerden çıktığımızda ise boynumuzu bükerek bakar, oyuncak tabancalarımızı kötülüğe patlatır, güçsüzün yanında yerimizi alırdık.

Çetin İnanç sinematik_01 çikoBir avuç inanmış, iyi niyetli, cefakar sinemacının imkansızlıklar içinde yoktan varetmeye çalıştığı bir sinemaydı Yeşilçam. Sektör olamamış, artı değerini yaratamamış fakat iyi sinemacılarını, iyi filmlerini yaratmış bir sinema. Büyük paraların dönmediği, sermaye sınıfının hiçbir zaman yüz vermediği, desteklemediği fakat açlığı, yoksulluğu göze almış aydın sinemacıların, sinemayı geliştirmek, daha iyi yerlere getirebilmek için büyük çabalar harcadığı bir sinema.

Örnekse Metin Erksan’ın, Halit Refiğ’in, Lütfi Akad’ın (daha birçok sinemacının) yaptığı filmler, iyi niyetli çabalar… Buna rağmen yıllarca aydınlar, sanatçılar tarafından küçümsendi, görmezden gelindi, yok sayıldı dahası alay konusu, mizah malzemesi yapıldı. Onlar için Yeşilçam, gözyaşı döktüren melodramlardan ibaretti sadece ya da “Size baba diyebilir miyim amca”lardan, “N’ayır, N’olamaz”lardan, klişelerden ibaretti. Klişeler ve ucuz eğlence filmleri sanki sadece Yeşilçam’da vardı, Yeşilçam’a özgüydü.

Oysa, kendi coğrafyasının kültürünü, sanatını, sinemasını küçümseyen “batıcı aydın”larımızın, özendikleri, örnek gösterdikleri, karşısında ezilip komplekse girdikleri Batı sinemasında da iyi filmerden, sanat filmlerinden çok, popüler sinemanın, ticari sinemanın kötü örnekleri ağırlıktaydı.

Elbette her ülke sinemasında iyi filmler de olacaktır, kötü filmler de. Ticari sinema da olacak, sanat sineması da; ticari filmlerin dışında, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” da…

Yeşilçam döneminde de birçok ‘kötü film’ yapıldı, ticari sinema sanat sinemasına çok az hayat hakkı tanıdı. Buna rağmen o yıllarda “Üç Arkadaş”, “Yalnızlar Rıhtımı”, “Kanun Namına”, “Gecelerin Ötesi”, “Kırık Çanaklar”, “Otobüs Yolcuları”, “Yılanların Öcü”, “Şehirdeki Yabancı”, “Gurbet Kuşları”, “Susuz Yaz” gibi önemli filmler yapılabiliyordu.

Geçmişi kutsamak ya da inkar etmek yerine, bugünün dünyasına geçmişin olumlu değerlerini aktarabiliriz. Bu da geçmiş bilincinden soyutlanmış içi boş bir nostalji edebiyatı ile yapılamaz. Sinema o günlerin erdemlerini, değerlerini, insani ilişkilerini son derece “sahici” yansıtmıştı. O yüzden de bu kadar çok sevildi, ilgi gördü. Örneğin birçok kişi için klişe ya da mizah malzemesi olabilir fakat, “Paranız sizin olsun, bana annemi verin yeter” diyen Ayşeciğin sesinden, o günlerin naif insani duyguları, yaşama sevinci, gelecek umudu geniş kitlelerce benimseniyor, paylaşılıyordu.

Büyük acıların yaşandığı 80’li yılların ardından 90’lı yıllara gelindiğinde, yeni keşifler, yeni dönüşümler yaşanıyor, hayattan sinemaya da yansıyordu.

Dünyayı Kurtaran Adam”, fantastik film meraklısı genç izleyicinin Yeşilçam sinemasına dönük ilk kült filmi olmuştu 90’lı yılların ikinci yarısında. Bu keşif Yeşilçam avantür sinemasının keşfine ve sevilip sahiplenilmesine de yol açmıştı. Televizyonda gösterilen ‘eski’ filmlerin payı büyüktü bu keşifte. Televizyonlar zamanında çok ucuza malettikleri için bu kadar çok film aldı ve gösterdi fakat zamanla bu anlamını yitirdi. Çünkü önemli olan izleyicinin beğenmesiydi ve izleyici “eski” filmleri sahiplendi. Dünyayı Kurtaran Adam’ın keşfi de o günlere denk gelir.

“İnsanoğlunun ilk uzaya açılıp aya gitmesiyle ‘uzay çağı’ başlar. Uzay çağı dünyalılar için bir ilerleme çağıdır, binlerce yıl böyle yaşamışlardır. Uzay çağı geçmiş, zaman ve yaşam galaksi çağına ulaşmıştır. (…) Dünya çılgın bir nükleer silahlanmanın sonucu olarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. (…) Hükmetmek, daha güçlü olmak için bu güzel, mutlu dünya delice parçalanırken birden gizli ve çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya kaldı. (…) Dünyalılar bu bilinmeyen düşmanı aramaya başladılar. Ama ne yazık ki gönderilen hiçbir savaşçı geri dönmedi. Dünyalılar toplandılar, kavimler bir araya gelip çare aradılar. Tek çare düşmanı bulup savaşmaktı. En güçlü, en büyük iki Türk savaşçısı ve diğer dünyalılar uzaya açılıp bilinmeyen düşmana savaş ilan ettiler…”

Kült filmimiz “Dünyayı Kurtaran Adam”, özetleyerek aldığımız bu tiradla başlar.Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nün filmi tiye alan gösterimler yapmasının ardından Kinema dergisi Cüneyt Arkın ve ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ sayısı yapmıştı. Filmin afişleri iyi paralara, yok satıyordu. Kimine göre “ucube” bir senaryo vardı ortada, kimine göre her şey baştan sona “komik” ve “kötü”ydü. Boğaziçi’ndeki gösterimler dışında film yoktu ortada, efsanesi vardı. O güne dek depolarda çürüyen lobileri, afişleri Beyoğlu’nun sahaflarını doldurdu bir anda. Herkes filmin ve Cüneyt Arkın’ın peşindeyken filmin yönetmeni Çetin İnanç’ı bulmuş, tanışmış, söyleşi de yapmıştım o günlerde. Hiç kimseyle konuşmamıştı Çetin İnanç. Eleştirilerden de haberdar olmadığını söylüyordu.

Geçtiğimiz haftalarda Ankara’da gerçekleştirilen “1’inci Türk İşi Fantastik Filmler Festivali”nde de birlikteydik Çetin ağabeyle. Yaptığı sinemadan, ‘Dünyayı Kurtaran Adam’dan konuşurken kimi zaman hüzünleniyor, çoğu zaman öfkeleniyordu.

Hüzünleniyordu çünkü, kendisine de bir çok meslektaşına oldugu gibi haksızlık yapıldığını düşünüyordu. İstediği sinemayı yapamamış olmanın hüznü de yansıyordu sözlerine. Konu “Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu”na geldiğinde öfkesi katlanıyordu Çetin ağabeyin.

“Bizim filmle ilgisi yok o filmin. Mehmet Ali Erbil, ‘box office’i olan bir adam. Reyting alıyor tvde, gişe yapıyor sinemada. Cüneyt Arkın’ı da almışlar. Oynar, aktör. Oynaması doğru mu yanlış mı onu da kendi bilir. Bana göre yanlış. ‘Dünyayı Kuratan Adam’ın Oğlu’nu da yapma. Türk sineması bu kadar mı aciz? 20 sene once yapılmış ‘absürd, dünyanın en kötü kült filmi’ni sen al, devamını yap. Demek ki sen hiç bir şey bulamıyorsun. ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu’nu yapacağına ‘Uzaydaki Kahraman’ diye bir film yap. Niye o ismi kullanıyorsun?”

D_nyay__Kurtaran_Adam'_n_O_lu_film_afi_iÇetin İnançsız, Aytekin Akkaya’sız bir ‘devam’ filminde neden yer aldığını Cüneyt Arkın’a da sormuş şu yanıtı almıştım:

Dünyayı Kurtaran Adam diye bir isim var. Cüneyt Arkın da orda ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ı sembolize ediyor. Ama mesele o değil. ‘Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu filmini çekmek gerekir miydi?’, mesele o. Orada bir şey var, ‘Cüneyt Arkın efsanesine ithaf edilir’ diyor bu film. Cüneyt Arkın efsanesi seyircinin gönlünde mi yaşamalıydı, yoksa gündeme gelmeli miydi? Bunun cevabını verdiğin zaman o soruya da cevap vermiş oluyorsun.”

Çetin İnanç-Cüneyt Arkın ikilisinin arka arkaya filmler yaptığı yıllardır 80’ler; 20’nin üstünde tane film yaparlar birlikte. Yeşilçam sineması bitmiş, sinema salonları kapanmış, sokaklar tank paletlerine, postallara teslim olmuştur. O günlerde dünyayı kurtarmaya kalkar bu ikili, yanlarına Aytekin Akkaya ağabeyimizi de alarak. Çetin İnanç’tan dinliyoruz:

“Cüneyt Arkın’la ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ adlı projeye girdik. O günün modasına uygun bir film düşünmüştük. Kostüme film en zor filmdir. Fikir, Uzay Yolu’nun televizyonda tutulmasından çıktı. Biz de öyle bir film düşünelim dedik, fakat işin büyüklüğü bizi aştı. Uzay gemileri yaptık Ağaçlı’ya. İkinci gün bir fırtınada gemiler uçtu. Bir daha yapma olanağımız yok. Oturduk senaryoda değişiklikler yaptık. Adamlar uzayı kuruyor platosuna. Biz, o filmden yama, bu filmden yama uzay filmi yaptık. Bu bir cesaret işiydi ama işler ters gidince korkmaya başladık. Verdiğimiz mesaj, doğru insanın kötülerle savaşıydı. Eleştiriye her zaman açık bir iş yapıyoruz. O gün yaptığı hasılata bakınca, ticari olarak iş doğruydu. O filmde, kuracağımız platolara bütçe yetmediği için başka filmlerden parçalar aldık, öyle süsledik. Yıllar sonra bunlar seyrediliyor, işin ne için, hangi şartlarda yapıldığı düşünülmeden eleştiriliyor. Bizim başarısızlığımız eleştiriliyorsa, ben de söylüyorum, bütçe yoktu. Benim için seyircinin tepkisi önemlidir. 70 yılında kovboy filmi de çektik. Seyirci o gün neyi seyrediyorsa onun filmini yaptık. Türk sineması hangi evrelerden geçti. Sinemanın ustalarından Lütfi Akad, ‘Görünmeyen Adam’ yapmış 40 sene önce. Ee, niye yapmış, yanlış yapmış o zaman. Olur mu, sen o güne göre düşün, hangi koşullarda yapmış. Kaç yönetmen var Akad gibi ayağı yere basan, sinemaya amblemini koyan. Kurguya yönelik eleştirileri kabul etmiyorum. Montajı Türkiye’de beş kişi biliyorsa, en iyilerinden biri benim.”

Cüneyt Arkından dinliyoruz:

“1982 yi düşün, sıkı yönetim, ekonomik zorluklar, 1 sente muhtaç Türkiye, gazyağı bile kuyruklarda, şeker kuyruk. İnsanlar bir rahatlama arıyor. Mükemmeliyet de değil o. Devletin bütünlüğü, gücü de değil. Yani bir dağınıklık, bir başıboşluk… Hani biraz biraz serserilik de istiyor. O baskının, devlet baskısı, ekonomik baskı, iş baskısı, aile baskısı, onlardan biraz rahatlayıp kendini iyi hissetmek… Biz 1982’de Dünyayı Kurtaran Adam’da sinemada işte o serseriliği getirdik, saçmalık. Bazen bakıyorum lamba girmiş kadrlarda, onu biz bilerek de yapmadık. Mesela uzay adamlarının sırtlarına su bidonları koyduk oksijen depoları yerine. Biz bunu gülsünler, tuhaf olsun diye yapmadık, inandığımız için yaptık. Bir şey saçma, serseri dağınık ama müthiş ciddi. Bir kitapta şunu söylemişler: yav dehşetli saçma ama muhteşem. Biz 1982’de yaptık bunu. Batı 1992’de yapmaya başladı. O tür bir kültür doğdu. Dünyayı Kurtaran Adam’da bu… Biz bunu bilkerek mi yaptık. Yook, çok sıkılmıştık, her şeyden sıkılmıştık. Sansürden bunalmıştık artık. Şöyle kuşlar gibi özgür, dört nala, obur, aç, iştahlı, saçma, güle eyleye bir film çekmek istedik. Sonuç bu oldu.

Türkiye sinemasında, seyirci karşısına çıkan ilk filmden bugüne dek baktığınızda, çok ilginç filmler, ilginç yönetmenler çıkar karşınıza. ÇETİN İNANÇ da ilginç filmlere imza atmış, ilginç yönetmenlerden. “Çelik Bilek”ten “Kızıl Maske”ye, “Kinova”ya, “Killing”e kadar birçok çizgi-romanı sinemaya uyarlar, düşük bütçeli avantür filmler, 70’li yıllarda da erotik komediler çeker. 70’lerin hemen başında Yılmaz Köksal’la çektiği “Çeko” adlı film büyük iş yapar, Anadolu’da gişe rekorları kırar.

Ortaköylü olan İnanç, Kabataş Lisesi’nden sonra Hukuk Fakültesi’nde okurken tanışır sinemayla.

“54-55 yıllarıydı, o zamanın en ünlü aktörü Orhan Günşiray’ın Yerli Film yazıhanesinde işe başladım. Senaryo tape ediyor, diğer işlere bakıyordum. 1961 yılında Atıf Yılmaz’ın ‘Allah Cezanı Versin Osmanbey’ filmiyle asistanlığa başladım. Ondan sonra Lütfi Akad’la, Yılmaz Güney’le çalıştım asistan olarak. Erman Film’e de asistanlık yapıyordum. Atıf (Yılmaz) ağabeyle aşağı yukarı 5 film çalıştık ama ben de işi anladım. Ne yapmam lazım, ciddi olarak işe bakmaya başladığımda piyasada adım da duyulmaya başladı. Çetin iyi asistan. O sınıfa doğru girmeye başladım. baktım ki onlar belli kapasitede insanlar bu işi çok iyi kıvırıyorlar. Sinemanın duayenleri. Ama kendi yaşama düzenleri var, az para da kazansalar onlar bir düzen kurmuş, benim hep çalışmam lazım, para kazanmam lazım. Ben onlarla senede 3 film yaparsam imkan yok çoluğumu çocuğumu geçindiremem. O zaman ben sinemanın öteki yüzü olan, çok para kazanılan filmlere kaydım. O da nedir? B grubu filmler. Hem çabuk bitiyor, hem küçük oyuncular, riski az. O zaman Yılmaz Atadeniz, Mehmet Aslan, Mehmet Dinler, onlarla başladım çalışmaya Yılmaz Atadeniz’le de çalıştım. O arada western filmleri moda oluyordu. ‘Çelik Bilek’ adlı resimli roman kahramanını, Yıldırım Gencer’i oynatıp sinemaya aktardım. Yönetmen olarak ilk filmim odur. O zaman Yıdırım bizim arkadaşımız. Yıldırım’a başrol oynatıyoruz, Çelik Bilek diye bir film yapıyoruz. amaç para kazanmak. yoksa yeni bir film yapayım, bir yol çizeyim umurumda değil benim; anlata biliyor muyum? Fantastik film değil, köy filmi. Biz öyle isim koyuyoruz ki seyirci Anadoluda film afişine baktığında onda çağrışım yapsın. Çelik Bilek kahraman filmidir içeri girsin. Amaç bu. Ardından ‘Killing Canilere Karşı’, ‘Kızıl Maske’ gibi filmler yaptım. Murat Soydan’la ‘Altın Tabancalı Adam’ı çektik. O sıralar Yılmaz Köksal’ın çıkış dönemiydi. İtalyan westernlerin, kolsuz kahramanlı filmlerin çok moda olduğu bir dönemdi. Yılmaz Köksal’a yeni bir kişilik düşündük. ‘Çeko’yu kovboy filmi olarak çektik. Herkes bize karşı çıktı, ‘Türkiye’de kovboy filmi olur mu?’ diye. Film çok tuttu, büyük iş yaptı ve Yılmaz Köksal’ı başrol oyuncusu olarak en yüksek noktaya getirdi. Ondan sonra yıllarca Yılmaz Köksal’la çalıştım.”

“Kim var star. Göksel Arsoy, Cüneyt Arkın, Ediz Hun… Bunlar uzun boylu yakışıklı adamlar. Yılmaz Köksal biraz halk tipi, kısa boylu. Biz bunu nasıl lanse edeceğiz. O zaman dedik ki, kovboy filmi yapalım. Yeni bir adam yaratalım. Afişte isim olmasın. Bu arayışlar içinde biz bu yola gittik. Kara Muratlardan, mahalle kabadayısı filmlerinden farkı yok. Çeko da budur. Bir de o zaman İtalyan westernleri çok iş yaptı. Biz yaparsak tutar mı? Bir de bu küçük görünen projemsi şeyler varya bunlar hep kumar. Tutmazsa evini satarsın. Ve hepsi tutu. Yani az parayla çok para kazandık. Tutmasa hepimiz açız. Çeko tutu. Adana’dan telgraflar geldi, övgüler geldi. Çocuğum doğdu, ismini Çeko koydum, Çeko Murat’tır. Yılmaz Köksal’ın da çocuğunun adı Çeko Murat’tır, benim de. Şevki Tosunoğlu vardır yapımcı, onun da oğlunun adı Çeko Murat’tır.

Bu arada Uğur Film’e, Erman Film’e, Nami Dilbaz’ın Başak Filmi’ne ve başka şirketlere de filmler yapıyordur Çetin İnanç. Avantür filmlerin ve çizgi-roman uyarlamalarının aranan yönetmeni olmuş, adı ‘Jet Yönetmen’e çıkmıştır. İzmirli yapımcı Mehmet Karahafız’la Osmanlı Film’i kurarlar. Filmleri iş yaptığı için yapımcılar onu şirketlerine, filmlerine ortak ediyorlardır. 134 film yönetir, fakat 200’ün üzerinde afişi vardır. “Bir ara öyle bir hale gelmişti ki, benim çekmediğim filme bile benim afişimi yaparlardı. Haberim olmayan filmler çıktı, biz de katlandık. Arkadaşlarımız filmleri satsın diye adımızı kullanmış.

“Ne buldun çek filmi çekiyoruz biz. Sabah işe gidiyoruz, kaç at gelecek. 20 at hazır abi. Gidiyorsun 2 at var. Dönme imkanın yok. O gün işi bitirmezssen o iş kalır. 20 atla çekeceğin sahneyi 2 atla çekmek beceri ister. Nasıl çekeceksin. 2 atı 10 at göstermen gerek en az. İşte kurgu kabiliyetin olursa 2 atı 10 at gösterirsin. 2’sini de boyarsın eder 12 at. O günün sinemasında bu koşullar vardı.

Stüdyoda bir kopya buluyorum ben ‘Roket Adam’. Filmi seyrediyorum, kafamda montajlıyorum. Hüzeyin Zan’ı alıyorum, ona aynı elbiseyi giydiriyorum. Ara sahneleri onunla çekiyorum. Bir montaj yapıyorum. Roket Adam Bombala Oski oluyor; Amerikan filmi yerli film oluyor. Ee niye yapıyorsun kardeşim. Ne yapayim kardeşim pavyonda fedayilik mi yapayım. Benim işim bu.”

70’lere gelindiğinde sinemada durgunluk dönemi başlar. Türkücü modasının ardından erotik filmler dönemine geçilir.

“Erotik filmi, seks filmi, porno film gibi algıladılar. Mesela ben Arzu Okay’la ‘Sokak Kadını’ diye bir film yaptım. Filmde erotik sahneler, çıplaklık vardı ama seyirci ağlayarak çıkıyordu sinemadan. Moda oydu, film çekilmiyordu. Çıplaklık dünyada var, insanın yaşamında var. Bunu perdeye çirkin olmadan, bir estetik içinde aktarırsan, o filmler seyirci tarafından her zaman kabul edilir. Ama sonradan sinemacılar, paraya doymayanlar yurdışından porno filmler getirmeye başladılar. Normal erotik filmlerin içine parçalar koymaya başladılar, iş çığrından çıktı.”

Çetin İnanç, sık sık Amerika’ya gider. Kendi olanaklarıyla Hollywood’u, setleri dolaşır, aradaki uçurumu görür. Bir gün Los Angeles’de, Beverly Hills’de dolaşırken yollar tutulur, eskortlar eşliğinde bir Limuzin geçer. Oğlundan geçenin kim olduğunu öğrenmesini ister. Oğlu sorup geldiğinde gülmeye başlar. “Baba sen de yönetmensin, bu geçen de yönetmenmiş” der. Limuzin’le geçen yönetmen Spielberg’dir.

Düşbazların düşleri hiç bitmez. Heybeleri proje doludur. Çetin İnanç da düşlerinden vazgeçmeyen, her fırsatta proje üreten ‘maceraperest’lerden. Yıllardır sinemadan uzak, sessiz, sakin, eve kapanık bir hayat sürse de aklında hep bir gün çekebileceğini düşlediği o kendi filmi vardır.

“Günün avantür modasına amblem koymak gerekiyordu. Yapılmayan neydi? Çocukluğumuzdan beri belleğimizde olan çizgi-roman kahramanları var. Biz bunları yaptık. Ucuz yapımlar tabii. O günün şartlarına göre düşünülürse başka ama bugünden bakıp düşünülürse bir sürü eksik, yanlış çıkar. Bu günün arabalarıyla o günün Anadol arabası bir mi?

Dünyaya yeniden gelsem yine filmci olurum ama o şartların filmcisi değil. Bu işi yaptım, doğru yaptım, yanlış yaptım bilemem. Bir sepet yumurtanın içinde çürüğü de vardır, iyisi de. Düşündüğümü yapamadım. Her filmde düşündüğümün yüzde onunu yapabildim ancak. Sanat, insanın yaratıcılığının yanı sıra para gücüyle yapılır. Parasız sinema olmaz. Türk sineması ileri gitmiyor denir. Ben bunu üç şeye bağlıyorum; kültür, ekonomi ve altyapı.”

MESUT KARA

Mesut Kara, Birgün gazetesi Pazar ekinde 20 Kasım 2011 tarihinde yayımlanan yazısı.

Facebook Üzerindeki ÇİKO (Çetin İnanç Koleksiyoncuları) ve Jet Rejisör ÇETİN İNANÇ için açılmış Fan grubunun sayfası:
http://www.facebook.com/groups/146086025486547/

Çetin İnanç

Çetin İnanç

Yorumlar