Mesut Kara: Killing, Kızıl Maske, Zoro, Ringo, Casus Kıran ve Yılmaz Atadeniz

1
1543

kilink1

“Türk işi” fantastik filmlerin ve yönetmenlerin yeniden keşfedilmesiyle Yılmaz Atadeniz de gündeme geldi ve genç seyircinin ilgi odağı yönetmenlerden oldu. Filmleri elden ele dolaştı, kafelerde, sinema etkinliklerinde tekrar tekrar gösterildi ve izlendi. Yurdışında dergilere haber oldu. Yedi sayfa haber yapan Video Watchdog sinema-video dergisi, “Türk sinemasının Süpermen”i diye tanımlamıştı Yılmaz Atadeniz’i. 2002 yılında da kendisiyle söyleşi yapan bir Amerikan dergisi on sekiz sayfa haber yapmıştı. Bu ‘yeniden keşfedişlerin’ öncesinde, 1990’ların sonunda uzun bir söyleşi yapmış, konuşmaların bir kısmını o günlerde yayınlamıştım.

Yazının sonunda Mesut Kara’nın Safa Önal ile Yılmaz Atadeniz üzerine yaptığı söyleşinin videosu yer almaktadır.
Bu yazı Mesut Kara’nın 30 Ekim 2011 tarihli BirGün gazetesinin Pazar ekinde yayınlanan yazıdır.

mesut kara fantasturka yılmaz atadenizKilling, Kızıl Maske, Zoro, Ringo, Casus Kıran ve Yılmaz Atadeniz :

1980’ler dünyadaki büyük değişimin başlangıç yıllarıydı. İki kutuplu dünyanın soğuk savaş yıllarında yapılan hazırlıklar, büyük dönüşümlerin hazırlayıcısıydı fakat biz o günlerde bundan habersizdik.
Toplum mühendisleri işbaşındaydı ve küresel altüst oluşların hazırlıklarını tamamlıyordu. Hayat katarı bilinmeze ve kötücül bir geleceğe yol alırken, biz ölümlü dünyalılar yaşanacak acıların, trajedilerin, bizi bekleyen karanlık günlerin, yaşanacak dönüşümün ayırdında değildik. En zekilerimizden, düş gücü en sınırsız olanlarımızdan bir kurul oluştursaydık bile yaşanacakları tasarlamaya gücümüzün yetemeyecek olduğunu acı deneylerden sonra anlayabilecektik.

Bir Eylül sabahıydı. Farklı beklentiler içinde, güzel düşlerle uyanmıştık güne. Oysa gün teslim alınmıştı karanlıkta. Sura üflenmişti nefes. Büyük efendinin “bizim oğlanları tanklarıyla, tüfekleriyle, bütün acımasızlıklarıyla kuşatmıştı sokakları. Hayatlarımızın da, güzel gelecek düşlerimizin de kuşatıldığını, teslim alınacağını anlayamamıştık o an ve yine farkında değildik yaşanacakların.Yeni Dünya Düzeninin ve yükselen değerlerin toplum mühendisleri çalışıyor mizahtan edebiyata, sinemadan hayatın her alanına kadar duygular, beğeniler, tercihler, bilgiler, bilinçler değişiyordu.

Tüm bunlar yaşanırken Yeşilçam sineması ve seyircisi salonlardan çekilmiş, televizyona taşınmıştı seksenli, doksanlı yıllarda. Filmlerle birlikte sanki iyiliklerde çekiliyordu hayattan. Sonu belirsiz bir maceraya sürükleniyordu dünya. Kötüler, tüm insani değerleri ve insanları ezmeye girişmişken tanklarıyla, silahlarıyla bir adam dünyayı kurtarmaya kalkışmıştı sessiz sedasız. Hepimizin çok yakından tanıdığı, sevdiği bu adamın dünyayı kurtarma çabalarından habersizdik o günlerde.

Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nün esefle sunduğu Cüneyt Arkın filmi Kara Korsan ve iftiharla sunduğu Dünyayı Kurtaran Adam gösterimleri yeni bir keşfin başlangıcı, bu keşfin dönüm noktası oldu. Yeni kültürle yetişen genç kuşak 90’lı yılların ortalarında başlayıp bugünlere dek süren bu keşif ve televizyonda gösterilen Yeşilçam filmlerinin etkisiyle yeni eğlencesini, mizah malzemesini bulmuştu. Yeni mizah malzemesi ve güldürünün yeni yükselen değeri Yeşilçam’ın B filmleri, çöp filmleriydi ve bunun yeni adı da fantastik sinemaydı.Zamanında büyük kentlerde seyirci karşısına çıkamayan, büyük kentlerin iyi salonlarında yer bulamayan fakat Anadolu’da, taşrada büyük işler yapan bu filmler gençliğin yeni eğlencesi, mizah malzemesiydi. Alaycılıkla, mizahla, dalga geçmeyle başlayan bu keşif zamanla, sevgiye, benimsemeye ve beğeniye dönüştü.

Bu beğeni yeni-genç sinema seyircisinin beğeni çıtasını da belirliyordu. Arabesk ve Kahpe Bizans filmleri bu mizah beğenisine karşılık gelmişti.Yeni kültürle yetişen genç kuşağın mizah anlayışını, beğeni seviyesini belirleyen diğer etken de döneme denk gelen yeni anlayışlarıyla yeni mizah dergileri olmuştu. Gırgır’dan Hıbır’lı, Limon’lu, Leman’lı günlere geldiğimizde artık hayat 50’li yaşlarına gelmiş olan bizim kuşağın algılamakta zorlanacağı denli dönüşmüştü.“Türk işi” fantastik filmlerin ve yönetmenlerin yeniden keşfedilmesiyle Yılmaz Atadeniz de gündeme geldi ve genç seyircinin ilgi odağı yönetmenlerden oldu.

Filmleri elden ele dolaştı, kafelerde, sinema etkinliklerinde tekrar tekrar gösterildi ve izlendi. Yurdışında dergilere haber oldu. Yedi sayfa haber yapan Video Watchdog sinema-video dergisi, “Türk sinemasının Süpermen”i diye tanımlamıştı Yılmaz Atadeniz‘i. 2002 yılında da kendisiyle söyleşi yapan bir Amerikan dergisi on sekiz sayfa haber yapmıştı.

KILINK-SOY-VE-OLDUR-AĞZIMDAN PAYDOS KELİMESİ ÇOK AZ ÇIKAR

Bu ‘yeniden keşfedişlerin’ öncesinde, 1990’ların sonunda uzun bir söyleşi yapmış, konuşmaların bir kısmını o günlerde yazdığım Öküz dergisinde yayınlamıştım. Yılmaz Atadeniz, ilginç filmlere imza atmış, ilginç yönetmenlerden. Kendi deyimiyle adı “avantürcüye” çıkmıştı o yıllarda. “Killing”, “Kızıl Maske”, “Zoro”, “Ringo”, “Casus Kıran” gibi çizgi-romanları sinemaya aktarmıştı.“İlk ‘Killing’i ben çektim. Ses dergisine kapak oldu hatta. Bir gazete ilavesinde ‘Killing’i resmediyorlar, çok ilgi görüyor. ‘Bunun filmini yapmak lazım’ dedim. 1967’de Atadeniz Film’i kurdum. ‘Killing İstanbul’da ve ‘Killing Uçan Adam’a Karşı’ isimleriyle iki filmi içiçe çektim. Yıldırım Gencer Kilink’i oynuyordu, bütün oyunculara da iki film parası verdim. Hasılat rekorları kırdı. Bütün zenginliğimi bu filme borçluyum. Etiler’deki katımı o filmin parasıyla almıştım. Şimdi bir evim var, kimseye de muhtaç değilim. Ondan sonra ‘Kızıl Maske’yi, Atadeniz Film olarak ilk ben Çetin İnanç’a çektirdim. ‘Çelik Bilek’i de Çetin İnanç’a yaptırdım. ‘Casus Kıran’ı çektim. O da çizgi-roman kahramanı. ‘Zoro Kamçılı Süvari’, ‘Zoro’nun İntikamı’, ‘Ringo Vadiler Aslanı’ ve ‘Ebu Müslim’i çektim. Bu dört filmi aynı anda çektim. Melih Gülgen yanımdaydı. O filmlerle Melih yetişti.”Başka “ilkleri” de var Yılmaz Atadeniz’in. Müjdat Gezen’in, Emel Sayın’ın ilk filmini ve Sadık Şendil’in “7 Kocalı Hürmüz” filmini de ilk O çekmişti.

casuskiran“Benim ağzımdan paydos kelimesi çok az çıkar. Çünkü parasal yıkıntıları biliyordum. ‘Yedi Dağın Aslanı’ diye bir film çekiyordum. Yıldız Parkı’ndayız. Kalabalık bir kadro; Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Sevda Ferdağ, Tuncer Necmioğlu, Cahit Irgat, Erol Taş, Kadir Savun, Cahit Irgat, Danyal Topatan oynuyor.

Sahne şu; Sevda Bizans Prensesi, bir eşkıya grubu Sevda’ya hücum ederken kahramanlarımız kurtaracak. Yılmaz’la Sevda arasında kontak başlayacak. Atlara bindiler, Yamtar gelirken, atların üstünden Kadir Savun bir havalandı, küt diye düştü yere ve söylenmeye başladı. Erol Taş’la Danyal Topatan ‘ne söyleniyorsun, bir kere belediye senden şikayetçi, çukur açtın’ dediler. ‘Ben ata binmiyorum’ dedi Kadir. Hikayeyi değiştirdik, atlardan hızlı koşan adam oldu. İkinci atlı gelirken Nebahat’in atı parladı. Nebahat atıyla beraber arkaya kaykıldı, at aşağıya, ağaçlara dalacak. Ayağı özengide, düşünce aşağıya kadar kafası-gözü paramparça olacak. Çekim devam ediyor. Yılmaz atıyla Nebahat’e yapıştı. Atın üstünden Nebahat’i çekip almak isterken bereket bu zorlamaya atın eğer kolları koptu da ikisi birden düştüler. Nebahat bayıldı. Onların da ilk aşk başlangıçları. Yılmaz Güney bana ‘Ağabey, ben hastaneye götürüp tedavisini yaptırayım. Sen başka planlarla devam edersin’ dedi.

Ben başka bir sahneyi çekerken prodüksiyondan Hamit Gürsoy geldi, ‘Yılmaz Ağabey, paydos et’ dedi. ‘Sen deli misin, bütün oyuncular giydirildi, kavgacılar, atlar geldi. Bu sahneleri yeniden hazırlayıp çekmek kaça patlar, tahmin ediyor musunuz?’ dedim. Filmin sahibi Kadir Kesemen ‘Yılmaz Bey, paydos edin ben zarara razıyım’ dedi. Ben bunun üzerine paydos ettim. Meğer kaçan iki attan biri caddeye çıkmış, bir Wolksvagen’in üstünden atlarken üstüne oturmuş. Araba bir basın arabasıymış, iki gazeteci varmış içinde. Biri diyormuş ki, ‘tramvaya çarpsam, kamyona çarpsam neyse, at üstümüze oturdu.’ Araba sanki 5-6 takla atmış gibi paramparça olmuş. Velhasıl öyle paydos ettik.”

fft16_mf484529AĞABEYİM YAŞASAYDI MÜHENDİS OLURDUM

1932’de İstanbul’da, Arnavutköy’de doğan Yılmaz Atadeniz, sinemaya ağabeyi Orhan Atadeniz vasıtasıyla girer. Orhan Atadeniz ilk gençliğinde evde film gösterileri yapar, hatta bunları yaparken ev iki kez yanma tehlikesi geçirir.“Babam, ‘bu çocuğu sinema illetinden kurtaramayacağız’ diyor. Ağabeyim, İpek Film Stüdyosu’nda labaratuar şefi olarak çalışan Yuakim Filmeridis vasıtası ile İpek Film’de işe başladı.

Ben Kabataş Lisesi’ni bitirdiğimde bir yıl ara vermek zorunda kaldım. Boş kalmamak için onun yanında çalışmaya başladım. O sıralar ağabeyim ‘Tarzan İstanbul’da” filmini çekiyordu. Çekimlere, montajlarına beraber girdik. Beni desteklemek için benim ismimi kurgucu olarak yazdı. Stüdyoya girdiği zaman herkes ondan bir şey öğrenirdi, hocamızdı. Çok hızlı çalışırdı, kimse ona yetişemezdi. Sonra, Erman Film Südyosu’nda çalışmaya başladım.

Başladığım gün bana ‘Sen elle filmi yapıştırmayacaksın, kolaj makinesinde yapıştıracaksın’ dedi ve bana kolaj makinesi verdi. Beni, üç ay içinde bir filmin montajını, senkronunu, revizyonunu yapıp, negatif montajı dahil kopya baskısına kadar hazırlar hale getirmişti. Fakat ağabeyimi 33 yaşında talihsiz bir havagazı zehirlenmesiyle kaybettik. Ağabeyimi kaybettikten sonra onun yarım bıraktığı işleri ben tamaladım. Robert Kolej’in mühendislik kısmını kazanmıştım fakat kaderim tamamen değişti. Ağabeyim yaşasaydı, ben herhalde mühendis olacaktım.”

Stüdyo çalışmalarına devam eder Yılmaz Atadeniz. Erman Film Stüdyosu’nda, Halk Film Stüdyosu’nda çalışır, İpek Film Stüdyosu’na parça işler yapar. 1957’de asistanlığa başlar. Atıf Yılmaz’a, Nejat Saydam’a, Nişan Hançer’e asistanlık yapar.“Ben çok heyecanlı bir asistanlık devresi geçirdim. Nejat Saydam ve Atıf Yılmaz beni çok desteklediler. ‘Gelinin Muradı’nı çekiyoruz. Kalabalık bir kadro. Pervin Par, Fikret Hakan, Ahmet Tarık Tekçe, Osman Alyanak, Settar Körmükçü, Hulusi Kentmen var. Atıf Bey çekiyor, ben asiste ediyorum. Mehme Aslan benim asistanım. Anlaşan bir çiftiz. Kademe farkı değil iş bölümü farkı var aramızda. Ben günlük rapor çıkartıyorum, ihtiyaç listesi hazırlıyorum. Bizim asistanlığımız döneminde, yönetmene hazırlayıcı ekiptik. Kostüme filmlere çok gittik. Bütün arka planı biz hazırlardık. Yönetmen sadece öndeki kişiyle ilgilenirdi. Film biter, ben bir de stüdyoya girer, filmin montajını yapardım. Yönetmen revizyonda gelir seyrederdi. Ben kendime böyle bir asistan bulamadım.”

kilink istanbulda 99O DEVRİN SUÇLULARI BİZİZ

İlk filmi, başrollerini Muhterem Nur ve Turgut Özatay’ın paylaştıkları “Yüz Karası”dır. Sonra, 1963 yılında “Yedi Kocalı Hürmüz”ü çeker. Sinemaya uyarlanan bu ilk “Hürmüz” filminde, baş kadın oyuncu Suna Pekuysal’dır. Kocaları da Efkan Efekan, Öztürk Serengil, Necdet Tosun, Hüseyin Baradan, Sami Hazinses, Ahmet Tarık Tekçe ve Erol Günaydın’dır. Müjdat Gezen de Suna Pekuysal’ın kardeşini oynuyordur.90’ın üstünde filmi var Yılmaz Atadeniz’in.

90’lı yıllarda televizyon dizileri yönetmeye başlar. İyi bir gözlemci, mekanları iyi kullanan bir yönetmen olduğunu düşünüyor. Dünya normlarını yakalayan filmler yapılması gerektiğini, bunun için de para ve bilgi eksikliğinin giderilmesi gerektiğini söylüyor. “Sen kendi memleketinde seyredilmeyen film yaparsan, o film evrensel olabilir mi? Dünyaya açılabilir mi? Yaptığımız filmler, hikayeleri bizim olsun ama Amerikan filmlerinin senaryosu gibi senaryo yazacak elemanlarla çalışalım. Çok hatalar yaptık. Aynı suçları ben de işledim. Bir devir geçirdik, o devrin suçluları biziz. Çünkü o devri biz yaşadık. O devri sırtımızda götürürken, sevapları, doğrularıyla beraber suçlarını, günahlarını da götürdük, taşıdık. Kendi filmlerimizi yapalım ama dünya standartlarında.

Ben öğretmekten, bildiklerimi aktarmaktan zevk alıyorum. Dünya teknolojisinde ses ve efekt ön plana çıktı. Biz bunun farkında bile değiliz ya da uygulayamıyoruz. Yalnız makinalar değil, o makinaları kullanacak elemanları da yetiştirmek gerekiyor. Ben merak ediyorum, örneğin patlamalı sahnelerde Spielberg’in ya da diğer yönetmenlerin ‘Stop. Beğenmedim, yeni baştan…’ dediğinde, ne kadar zamanda hazırlanıyor tekrar plato. En az zaman kaybının olduğu verimliliği sağlamak nasıl oluyor. Biz zamanı o kadar çok harcıyoruz ki… Büyük hatalar yapabiliyoruz. Sorun parasal olabilir. Para olması şart fakat para da olsa gene yapamıyoruz. Bunun bir sebebi olmalı. Bu, iş bölümü ve bilgi eksikliği işte.”

yesilcamin-kovboylari-yesilcam-kovboy-vahsi-bati-1144382YILMAZ GÜNEY, TÜRKİYE’NİN DIŞA AÇILACAK PENCERESİYDİ

Yılmaz Güney’le ve daha birçok sinemacıyla ilginç anıları var Yılmaz Atadeniz’in.“Yılmaz Güney’in merdiveni, yükselme basamakları biz olduk. Yılmaz göründüğünden daha uysal bir insandı. Tükiye’nin dışa açılacak penceresiydi. İçinde kabadayılık ve mertlik vardı. Arkadaşlık mefhumuna düşkündü ama arkadaşlarından da çok zarar gördüğünü düşünüyorum. Onda herşey cuk otururdu. ‘Şu kapıdan gir, şurda dur ve buraya konuş’ diyorsun, adam öyle bir duruyor öyle bir konuşuyor ki… Sinema için büyük bir kayıp. Çok ilginç anılarımız var. 

Kovboy Ali’yi çekiyoruz, Bolu’dayız. Bir Cumartesi akşamıydı. O, kovboy kıyafetiyle… Bir Türk’ün, Amerikan sinemasındaki kovboy filmlerini seyredip , kendini kovboy gibi hissederek yaptıklarıydı filmin teması. Yılmaz’ın da atı, çifte tabancası, siyah elbisesi, kasketi var. Yine kalabalık bir kadro vardı. Cahide Sonku oynuyor filmde, Yıldırım Gencer, Hüseyin Peyda, Müjgan ağralı, Ali Şen, Erol Günaydın var.

Her Cumartesi eğlenceler oluyor, yemekler yeniyor bir yerlerde. Vali’si, Kaymakam’ı, Emniyet Müdürü falan geliyor. Bizi de davet ettiler, gittik. Yenildi, içildi, döndük. Yılmaz’ın da hep midesi rahatsızdı. ‘Gidip bir soda içeyim’ dedi. Bolu meydanında bir otelde kalıyoruz. Otelin restoranına girdi, ben de üst kattaki odama çıktım. Daha ceketimi çıkartıyordum, üç el silah sesi geldi. Hemen koştum aşağıya. Dört tane ayna var, üçüne kurşun girmiş. Sigara tablasıyla üçünü parçaladım, kurşun atıldığı belli olmasın diye. Yılmaz’a ‘sen yukarı, odana çık’ dedim. Sahte tabanca ve mermi getirttim. Bekçi geldi, ‘silah mı atıldı?’ dedi. ‘Yok sahte tabanca’dedim ve silahı patlattım. Bekçi ikna oldu ve gitti. Yılmaz’a ‘Ne oldu?’ diye sordum. Soda istemiş, restoranda. Bir masada dört beş kişi içiyorlarmış, Yılmaz’ı görünce ayağa kalkıp, içki ikram etmek istemişler. Yılmaz içmeyeceğini, soda içeceğini söyleyerek teşekkür etmiş. Arka masada tek başına bir adam oturuyormuş ve çok içtiği için ona içki vermiyorlarmış. ‘Ulan, iki paralık adama içki veriyorsunuz da bana vermiyorsunuz’ diye bağırıp, belindeki tabancayı çıkararak masaya koymuş. ‘Zaten bu adam hep sahte tabancayla ateş eder, gerçek silahla ateş etsin de görelim’ demiş. Yılmaz almış tabancayı, üç el ateş etmiş aynalara. Dördüncü aynaya ateş etse, arkası otelin resepsiyonu ve görevli çocuk var. Yılmaz, kötü şansı olan biriydi.”

 MESUT KARA 2011
Mesut Kara’nın Safa Önal ile Yılmaz Atadeniz üzerine yaptığı söyleşinin videosu:


Yorumlar