Yeşilçam’da Aleviler ve Bektaşiler

1
6204

yesilcamda_aleviler_sinematik_00

Yeşilçam’da üzerine çok düşünülmemiş ve kalem oynatılmamış konuların başında, farklı dini unsurların sinemamızda ne derece ve nasıl yer aldıkları gelmektedir. Son zamanlarda özellikle Kürt Sineması temelli etnik unsurların sinemalarına bir eğilim başlamıştır. Bu konuda yeterli olmasa da bir hayli yazı ve kitap yazılmış, makale kaleme alınmıştır.

Lakin dini unsurlarla ilgili bunu söyleyebilmek hiç kolay değildir. Hatta ve hatta bu alanda, Yeşilçam’da, kalıplaşmış bir hacı-hoca tiplemesi üzerine kurulu filmler, “Hazretler Dönemi” diye de nitelendirilen “İslami Sinema Akımı”, maneviyat ile milliyetçiliği daha ön planda tutan ve Yücel Çakmaklı ile en verimli dönemini yaşayan “Milli Sinema Akımı” üzerine yazılanlar dışında pek bir bilgiye ulaşabilmek mümkün görünmemektedir.

Yahut da yazılanlar daha çok kişisel düzeyde kalmış, Yeşilçam emekçilerinin ideolojik bakışlarıyla orantılandırılarak, filmler üzerinden bir dini anlayış analizi yapılmaya çalışılmıştır. Örneklendirmek gerekirse, güldürü sanatının önemli ustalarından İlyas Salman’ın Alevi kimliği üzerinden filmleri değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

 

Yine de Türk Sineması’nda Tiyatrocular Dönemi, Geçiş Dönemi ve aradaki bono ilişkisine dayalı film çekme dönemini bir kenara koyarsak, eli yüzü düzgün dini filmler, 1970’lerin ortalarından itibaren çekilmeye başlanmış ve bu alanda oldukça önemli isimler yetişmiştir.

Özellikle Yücel Çakmaklı’nın 90’ların başında çektiği “Minyeli Abdullah” filmi, önemli bir başarı elde etmiş ve Berhan Şimşek buradaki rolüyle göz doldurmuştur. Hekimoğlu İsmail’in romanlarından bu alanda çok faydalanılmıştır. Ancak aynı Çakmaklı, 1973 yılında çektiği “Oğlum Osman”da oldukça kötü ve çok anlamsız bir filme de imza atmıştır.

Bu ve bunun gibi duygu sömürüsü temelli, Yeşilçam kalıpları içerisinde yer alan ve “Hazretler Dönemi” olarak nitelendirilen dönemin hemen sonrasına düşen dönemdeki anlayışın gerçekçi bir sinema diline ulaştığını söylemek güçtür.

4 FİLM ÜZERİNDEN YEŞİLÇAM’DA ALEVİLERİN ANALİZİ

Şimdi bu dini unsurlardan Alevilere bakarsak, aslında Alevi ve Bektaşilerin, Yeşilçam’a konu olması, şaşılacak gibidir ama çok ama çok eskilere dayanır. Biz Alevilerle ilgili olan bu makaleyi, 4 film üzerinden incelemek istedik: Boğaziçi Esrarı-Nur Baba, Kızılırmak Karakoyun (1947), Pir Sultan Abdal ve Hasan Boğuldu.

yesilcamda_aleviler_bogazici_esrari_nur_baba_sinematik

ALEVİLERLE İLGİLİ İLK OLAYLI FİLM: NUR BABA

1922 yılında Muhsin Ertuğrul’un Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bir romanından çektiği “Boğaziçi Esrarı-Nur Baba / The Bosphorus Mystery” adlı filmde Bektaşiler, Yeşilçam’a konu olmuştur. Fakat bu film o dönemde çok büyük tepki almış ve seti Bektaşiler basmıştır. Ancak güçlükle filmin çekimleri tamamlanabilmiştir. Film, hiçbir kopyası bulunmadığı için tekrar izlenmesi artık mümkün olmayan filmlerdendir. Filmin konusu kısaca şöyledir:

“Nur Baba filmi, bir Bektaşi şeyhiyle genç bir muhibbesi arasındaki aşkın hikâyesini konu alır. Nur Baba dergâhı İstanbul’un yedi tepesinden birinde bulunmaktadır. Her zamanki ilahili, neyli, sazlı ve içkili dem alemlerinden birine sahne olmaktadır. Bu alemler sabaha kadar sürmektedir. Nur Baba, muhibbesi Nigar Hanım’ı elde etmek için dini ayinleri bir araç gibi kullanmaktadır. Sonunda amacına ulaşır ancak Nigar Hanım’ın güzelliği solmuştur, onu terk ederek daha genç ve güzel olan Süheyla Hanım ile evlenecektir.”

BEKTAŞİLER FİLM SETİNİ BASIYOR

Görüldüğü üzere film, Bektaşiliği oldukça kötü göstermiştir. Ayrıca film, Bektaşilerle ilgili o dönemde oluşan ve halen devam eden önyargıları besleyen bir amaca hizmet etmiş, Bektaşileri adeta birer sapık, zevk ve sefa düşkünü insanlar olarak göstermiştir. Bu nedenle ayaklanan Bektaşiler, filmin çekimine engel olmak istemişler ve iki gün boyunca süren protesto gösterileri gerçekleştirmişlerdir.

Bektaşilerin ayaklanmasından çekinilerek polisçe oynatılmayan, ancak İstanbul’un kurtuluşundan sonra gösterime girebilen ve ilk gösterimi Kemal Bey Sineması’nda 13 Aralık 1923 tarihinde yapılan bu filmin bir kısmı, Eyüp Sultan Camisi’nin avlusunda çekilir. Fakat çekimler olurken Bektaşiler ve halk seti basar. “Kahrolsun zındıklar!” nidaları arasında oyuncular dört bir yana kaçışır.

Türk Sinema tarihinin ilk filmini çeken Fuat Uzkınay da güçbela kamerayı kaçırmayı başarır. Muhsin Ertuğrul’dan evvel Nur Baba rolünde filmin başrol oyuncusu olarak yer alan Vahram Papazyan ise, baskından ancak çarşaf giyip de kadın kılığına girerek kaçabilmiştir. Bu baskından sonra Papazyan, Nur Baba rolünü oynadığı taktirde halk tarafından öldürülmek korkusuyla ekipten tamamıyla ayrılır. Filme ve ekibe yönelik tehditler devam edince, filmin ismi Boğaziçi Esrarı olarak değiştirilmiştir.

yesilcamda_aleviler_muhsin_ertugrul_kizilirmak_karakoyun_sinematik

VE NAZIM HİKMET, VE KIZILIRMAK KARAKOYUN:

Alevilerin sinemayla tanışması böylesi kötü bir başlangıçla olur ama 1947 yılına gelindiğinde aynı Muhsin Ertuğrul, öyle bir film çeker ki bu film, kitlelerce oldukça beğenilmiş ve ilk çekiminden sonra iki kez daha çekilmiştir. Senaryosunu Türk edebiyatının ve şiirinin önemli ustalarından Nazım Hikmet’in, Ercüment Er takma adıyla yazdığı filmde, bir bey kızı olan Hatice ile köyün çobanının (ilk çevrimde çobanın adı Selim, ikinci çevrimde Ali Haydar ve üçüncü çevrimde Ali) büyük aşklarının, sonu ölümle biten hazin hikâyesi konu edilmektedir.

Filmde çoban rolünü Hadi Hün, Hatice’yi Nevin Seval oynamıştır. Ayrıca, film o kadar çok tutulmuştur ki, 1967 yılında çekilen ikinci çevriminde çoban rolünü Yılmaz Güney, Hatice rolünü Nilüfer Koçyiğit; 1993 yılında çekilen üçüncü çevriminde çoban rolünü Berhan Şimşek, Hatice rolünü Berna Laçin oynamıştır.

Şunu da belirtmek gerekir ki filmin ilk çevriminin kopyaları maalesef tamamen yok olmuştur. Bu sebeple ki filmi ancak sonraki çevrimlerinden analiz edebilmek mümkündür. Biz de bu yüzden filmi ikinci çevrimi olan ve Yılmaz Güney ile Nilüfer Koçyiğit’in başrollerini paylaştığı “Kızılırmak Karakoyun” adlı filmden analiz edeceğiz. Filmin konusunu şöyle özetleyebiliriz:

yesilcamda_aleviler_muhsin_yilmaz_guney_karakoyun_sinematik

ÇOBAN, DAR’A ÇEKİLİYOR

“Film genel olarak baskı altında tutulan iki gencin sevda öyküsünü içeriyor. Ama törelere göre bey kızı bir çobana varamaz. Köyün erenleri olaya bir çözüm yolu bulur. Üç gün üç gece tuz yedirilen koyunlar, su içmeden dereyi geçebilirlerse Oba beyinin kızı Hatice, çoban Ali Haydar’ın olacaktır. Aşık çoban, kavalının içli sesiyle koyunlarını derenin karşı tarafına geçirmeyi başarır. Ancak bey konakladıkları yaylanın satın alınması ve verilmesi karşılığında kızının istenmesi üzerine, kancıklık yapıp kızını, konakladıkları yaylayı satın alan beyin oğluna verir. Oba halkı ayaklanır. Çünkü hak çobanındır. Ayaklanan oba halkı ve Ali Haydar, düğün alayı ile köprü üzerinde karşılaştıklarında çatışma çıkar. İpler kopar, kasabayı yaylaya bağlayan asma köprü ve aşıklar sulara gömülür, kimse kurtulmaz.”

yesilcamda_aleviler_muhsin_yilmaz_guney_karakoyun_sinematik_01

“BİLDİĞİN NEYSE HAK DİVANINDA HAK İÇİN SÖYLE”

Analize başlarsak, bu filmde oba halkı olarak nitelendirilen halk bir Alevi halkıdır. Çünkü efsane bir Anadolu efsanesi olduğu gibi, Sivas-Erzincan gibi Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerde yüzyıllardan beri bilinen bir efsanedir. Gerçekten yaşanıp yaşanmadığı bilinmeyen bu efsane, dilden dile, kuşaklardan kuşağa aktarılmıştır.

Film içerisinde çoban Ali Haydar’ın yargılandığı sahnede, Alevi inancından “dar’a çekmek” olarak tanımladığımız bir sorgulama vardır. Bu sorgulama esnasında dedeleri ve divanlarını görürüz. Dedenin elinde bir tahta çubuk vardır ve herkes konuşmadan önce bu çubuğun altından geçer. Dede bu sırada “Bildiğin neyse, gördüğün neyse Hak divanında Hak için söyle” der. Çoban çubuğun altından geçtikten sonra her şeyi itiraf eder, töreleri çiğneyerek oba beyine döner ve “Senin kulunum, Hatçe’nin kurbanı. Var bildiğin gibi hükmet. Törelere karşı boynumuz kıldan ince, sense kılıçtan keskinsin” diyerek söylentileri doğrular.

Çoban, töreler gereği sürülecektir. Ancak tam o anda beklenmedik bir şey olur. Erenlerden biri ileri çıkarak, “Gönül bu töre dinler mi? Çoban Ali’nin gönlü bir bey kızına düşmüşse n’etsin. Erenler, canlar, size bir önerim olacak. Öyle bir şart koşalım ki, aşılması güç olsun. Sürüsünü elinden alıp üç gün üç gece tuz yedirelim, sonra verelim sürüsünü. Eğer ırmaktan su içirmeden sürüyü karşı tarafa geçirirse bey kızını almaya hak kazansın” der.

Görüldüğü üzere, erenler-canlar-babalar tabirleri Alevilik’te kullanılan tabirlerdir. – Bey, bu öneriye olumlu bakar ve olaylar bu şekilde gelişir. Film, bu sahnesi ve birkaç ufak sahnesi dışında Aleviliğe çok fazla göz kırpmaz. (Nitekim bu 2000’li yılların başına değin devam etmiştir ki inceleyeceğimiz diğer bir film olan “Hasan Boğuldu”da da bu etki devam etmiştir.)

Filmin müziklerini yapan ve seslendiren Orhan Kencebay (Gencebay) ise, filmin ruhuna uygun olarak Pir Sultan Abdal’dan deyişler seçmiştir. Ama ne hikmetse deyişlerin sonundaki Pir Sultan Abdal’ın mahlasının geçtiği bölümler yok sayılmıştır. Yine de bu, o dönemde filmdeki ilerici tutumu göstermesi bakımından önemlidir. Sanırım bunda da Ömer Lütfi Akad ile Yılmaz Güney işbirliğinin etkisi de azımsanmayacak düzeyde önemlidir.

Devam edecek…

Yazan: Savaş Güller

Kızılırmak Karakoyun / Berhan Şimşek & Berna Laçin :

Yorumlar