Yeşilçam’da Aleviler ve Bektaşiler : Ikinci Bölüm (Son)

0
5789

yesilcamda_aleviler_sinematik_00

Yeşilçamda Aleviler ve Bektaşiler konulu yazı dizimizin ikinci ve son bölümünde sizlerle birlikteyiz.

ALEVİLİĞİN YEŞİLÇAM’DA DOĞUŞU: PİR SULTAN ABDAL

1973 yılına gelindiğinde Yeşilçam’da Alevilik konusunda da bir devrim gerçekleşir. Bundan evvel Alevilik’le ilgili dolaylı yoldan, çeşitli kurmaca öykülerin içinde bir anlatım sezilirken, ilk defa 1973 yılında Remzi Jöntürk’ün yönettiği “Pir Sultan Abdal” filmiyle Alevilik bütünüyle, tarihi bir kişilik üzerinden, bir Yeşilçam filminin konusu da olmuştur. Film hakkında kısaca bilgi verdikten sonra filmin eleştirisini yapabiliriz. Filmin konusu şöyledir;

Alevilerin yedi ulu ozanından biri olarak kabul edilen Pir Sultan Abdal’ın (Haydar) çeşitli menkıbe ve efsanelere dayalı yaşam öyküsünü izliyoruz. Pir Sultan Abdal, Osmanlı döneminde haksız şekilde vergi toplayan, halkı sömüren düzene ve bu düzenin adamlarına karşı çıkar. Bu karşı çıkışları dönemin Sivas valilerinin kulağına gidince onu zorla Sivas Meydanı’da getirir, sorguya çekerler.

Bu sorguda Pir Sultan, ‘Benim köpeklerim haram yemez, bu paşalar yer’ diyerek köpeklerinin haram yemediğini gösterir. Pir Sultan, halkın gözü önünde bunu gerçekleştirdiği için serbest bırakılır. Köyünde onun eğitimi ve himmetine giren Hızır, okumak, büyük adam olmak için icazet ister. Pir Sultan da bu izni verir ve der ki ‘Okur, büyük adam olursun ve gelir bizi astırırsın’ Gerçekten de böyle olacaktır.

Pir Sultan bir müddet sonra çilesini doldurmak için civar köyleri, kasabaları, illeri, vilayetleri dolaşır ve halkı bilinçlendirir, eğitir. Bu dönem içerisinde Pir Sultan’ın döneceğinden korkup müritlerini yıldıran politikalar uygular Osmanlı. Yine bu dönem içerisinde Hızır paşa olmuş ve Sivas’a vali atanmıştır, Pir Sultan’ı huzuruna çağırtır, sofrasına buyur eder ama Pir Sultan ‘Bu sofra haramdır, sen yolu çiğnedin Hızır’ der. Hızır Paşa aşağılandığını düşünüp, Pir Sultan’a işkenceler eder, sonra sürgüne yollar.

Pir Sultan sürgünden döndüğünde evini dağıtılmış, müritlerini perişan ve öldürülmüş vaziyette bulur. Eşini de kaybedince artık Hakk’a ulaşma vakti geldiğine kanaat eder ve Hızır’a giderek, huzurunda ‘Pir Sultan’ım, kan isterem’ der. Hızır, aseslerine emir vererek onu tutuklatır. Sonra piri olduğu için, içinde Şah geçmeyen üç şiir söyle seni bırakayım der ama Pir Sultan içinde Şah geçen şiirler okur. Hızır, bunun üzerine Pir Sultan’ı idam ettirir. Rivayet olunur ki Pir Sultan asıldıktan sonra her yer kararmış ve cesedi asla görülmemiştir. Ve derler ki Pir Sultan, sözlerde, sazlarda, halk içinde halkla hep yaşamış ve yaşayacaktır.”

Kervan Film adına 1973 yılında çekilen ve yönetmenliğini ilginç kurgu ve montaj uygulamaları olan Remzi Jöntürk’ün yaptığı “Pir Sultan Abdal” filminde başrolleri, Fikret Hakan (Pir Sultan Abdal), Mine Sun (Pir Sultan Abdal’ın eşi), Nilgün Atılgan (Pir Sultan’ın kızı Sanem), Tuncer Necmioğlu (Hızır Paşa), Samim Meriç, Turgut Savaş, Muharrem Gürses ve Oktay Yavuz paylaşmaktadır.

pir_sultan_abdal_sinematik_01

FİKRET HAKAN FAKTÖRÜ:

Öncelikle filmin olumlu yönlerini yazarak eleştirimize başlayalım. Oyuncu bazında Fikret Hakan neredeyse filmi tek başına omuzlamış ve öylesine muazzam bir oyun tarzı ve tavrı var ki gerçekten Pir Sultan’a yakışır ve bildiğimiz kadarıyla hayatıyla örtüşen düzeyde muhteşem bir oyunculuk çıkartılmış. Bunu özellikle şu sahneleri açarak anlayabiliriz.

Pir Sultan ile Hızır’ın karşılaştığı sahnelerde, Hızır’ın gülü koparmak isterken koparamadığı sahnede Pir Sultan rolünü oynayan Fikret Hakan’ın kendinden emin, ustaca işi bir gülüş yapması. Yine Sarı ve Kara Kadıların önünde Pir Sultan’ın dahiyane verdiği cevaplarda Fikret Hakan’ın ustalığı yadsınamaz. Pir Sultan’ın vakur görünüşü, bilgece tavırları, ustalığı tümüyle Fikret Hakan’ın üzerine oturmuştur.

Hele hele yıllar sonra, eşiyle karşılaştığı sahnede “Hele bir yol sefa geldin desene” şiirin okuyuş tarzı, oradaki duygu, ahenk ve kavuşma anı gerçekten ancak böylesi bir usta oyuncu tarafından kotarılabilirdi. Ve özellikle idama yürüdüğü sahnede okunan deyişler eşliğinde Fikret Hakan’ın gözlerinin büyümesi, mimiklere yansıyan inanç, ölümsüzlük figürünü kendinde var etmektedir. “Ve vur ki bir ölüp bin dirilelim” dediği sahnede yine Pir Sultan’ın mağrur ve asi tavrını gösterebilmiştir. Zaten o dönemde ve şimdi filmi izleyen Alevilerde, bu film oldukça önemli bir yer teşkil etmiş ve yıllarca dillendirilmiştir.

Filmi etkili kılan bir diğer unsur da yardımcı oyuncuların ve özellikle Hızır Paşa rolünü oynayan Tuncer Necmioğlu’nun ustalığıdır. Yine bu karakterde Osmanlı Devleti’nin o dönem içerisindeki bozulmalarını, haksızlıklarını, halkına reva gördüğü zulmü iyiden iyiye görebilmek mümkündür.

pir_sultan_abdal_sinematik_00

DEKORLAR, KOSTÜMLER UYUMLU:

Dekorlara ve kostümlere gelirsek, müthiş bir derecede uyum olduğunu görürüz. Her şey devre uygun olarak ve titiz bir araştırma neticesinde tedarik edilmiş olacak ki film, dokusuna uygun bir şekilde akışı bozmadan ve çok az hatayla çekilebilmiştir. Sanırım figüran olan oyuncular da yörenin insanlarında seçilmiş ve filme canlılık katmıştır. Filmin senaryo yazarı Mehmet Aydın da daha önce Yılmaz Güney’in yanında senaryo çalışmalarında bulunmuş. Olayın örgüsünü o derece güzel kurmuş ki az sonra eleştireceğimiz tek-tük eksiklikler dışında alabildiğine canlı, hareketli ve sarsıcı bir senaryo örgüsü oluşturmuş.

Özellikle bunda, filmin müziklerini yapan büyük ozan Ali Ekber Çiçek’in de etkileri yadsınamaz. Alevi kültürünün içinden gelen ve Pir Sultan’ı kitlelere tanıtmakta önemli görevler gören Çiçek’in filmin müziklerini yapması, gerçekten de nerelerde hangi deyişin, türkünün söyleneceğine kadar bir dizi şeyi titizlikle seçmesi oldukça önemlidir.

YER YER YEŞİLÇAM KALIPLARI:

Filmde olayın örüntüsü Yeşilçam kalıplarına uydurulmaya çalışılmıştır ki bu bence filmin negatif yönüdür. Şöyle ki Pir Sultan’ın kızı Sanem’e, Rüstem Ağa’nın yani Osmanlı’da önemli bir göreve gelmiş bir yetkilinin oğlu olan Murat aşık olur. Böylesi bir hikâye, Pir Sultan’ı anlatan hiçbir kaynakta bulunmamaktadır. Üstelik araştırılınca görülecektir ki Pertev Naili Boratav, Abdülbaki Gölpınarlı gibi bu alanda uzman insanların aktardığı ve derlediği rivayetlerde de böylesi bir duruma rastlanmamaktadır. Bu sanırım Yeşilçam’a özgür bir hikâye örüntüsü olarak araya konulmuş. Biraz da imkânsız aşk demişler ki bu daha sonra inceleyeceğimiz “Hasan Boğuldu” filminde de kendini gösterecektir.

Pir Sultan yargılandığı sahnede şu dizeleri okur:

“Anası eşektir, babası soysuz,
Münkir münafıktır, hem de olur huysuz
Eline dest versem, beline kemer
Başına taç koysam, sırtına semer
Bir ateş düşmüş de kuyruğun yanar
Seni kül ederim, kora ne hacet”

Pir Sultan Abdal’a ait olup olmadığı net olarak bilinmeyen bu dizeler bence olay örgüsü içinde sırıtmıştır. Çünkü Pir Sultan asla böylesi alelade bir dil kullanmaz, anlatımını belirli bir düzeyde ve vurucu bir biçimde gerçekleştirir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki yukarıdaki dizeler müthiştir ve filme bir canlılık da kazandırmıştır.

DOSTUN ATTIĞI GÜL NEDEN YOK (!):

Özellikle son sahnede “İlle dostun bir tek gülü yâreler beni” diyen Pir’in dostunun gül attığına yönelik rivayetin, ki çok gerçekçidir, olmaması büyük bir negatif yöndür. Ki bu gülü atan kişi Pir’in yareni, yoldaşı Ali Baba’dır ve şu an Sivas’ta Alibaba adı verilen bir mahalle de mevcuttur. Hatta bu sahne olsa filmin son sahnelerindeki anlatım, zaten güçlüdür ama, daha da güçlenecektir.

Yine filmde “Kızılbaş” kelimesini sadece yargılandığı sahnede Pir Sultan’dan duyarız: “Gidi Yezid bize Kızılbaş demiş, meğer şahı sevdi dese yeridir” Bunun dışında Pir Sultan’ı tanımayan bir kişi kolayca filmin bir ezilen-ezen ekseninde ele alındığını sanabilir, halbuki işin mezhepsel boyutları ve pratikleri de mevcuttur.

Kullanılan aksesuarlarda Pir’in kullandığı madalyon, Pir’in müritlerinin bulunduğu divanlar, meclis toplantıları gereği kadar iyi yansıtılamamıştır ama halkın anlayabileceği örgüye uygundur. Halbuki Alevilik çok daha meşakkatli ve derin bir yoldur. Bu filmde inançsal kısım, diğer filmlere nazaran iyi olmasına rağmen, yeterince iyi işlenememiştir. Bu açıdan aslında filmin ruhuna da uygun büyük bir fırsat tepilmiştir.

hasan_boguldu_sinematik_01

YEŞİLÇAM’DA ALEVİLİĞE SON PROJEKSİYON: HASAN BOĞULDU

Son olarak kıymetli yazarımız Sabahattin Ali’nin bir öyküsünden uyarlanarak beyazperdeye aktarılan “Hasan Boğuldu” filmi de obalı-ovalı ekseninde almış başını yürümüş ancak Alevi-Sünni ilişkilerinin döneme göre zorluğunun anlatılmak istendiği filmde, çok yalın ve güzel bir anlatım yakalanmışken gerçekçi yaklaşım, yine Yeşilçam’ın dramatik yapısı ekseninde geri plana itilmiştir. Ayrıca film Hülya Avşar’ın çok iyi bir iş çıkardığı filmlerden biridir ki Yalçın Dümer’in de saf ve temiz bir kaymakamı da canlandırdığı filmin ilk bölümlerinde müthiş bir oyunculuk çıkarmıştır ve tabi ki 40 okkalık tuzu sırtına vurup dağlara düştüğü sahnelerde de…

hasan_boguldu_sinematik_03

BİR SABAHATTİN ALİ ÖYKÜSÜ:

Öyküsünü Sabahattin Ali’nin yazdığı, yönetmenliğini başarılı işler çıkaran Orhan Aksoy’un yaptığı filmde, başrolleri Emine rolüyle Hülya Avşar, Hasan rolüyle Yalçın Dümer paylaşır. Filmin konusu kısaca şöyledir;

Hasan kaymakam olarak atandığı gün bir obalı kız görür ve onun peşine düşer, dolayısıyla obalıların geleneklerini de öğrenmeye çalışır. Bu arayışla obaya çıkmaya karar verir, tam o sırada obaya çıkması için ona yardım edecek insanı da bulduğunu söylerler. Hasan şaşırır, bu karşısındaki Kaymakamlık’ta gördüğü Emine’dir. Emine ile yollara düşerler, Emine ona bir göletten geçerken, burası Hasan Boğuldu Göleti’dir der, Hasan ‘Neden bu isim?’ deyince, Emine dinlenmek için çekildikleri bir yerde hikaye içinde hikaye olan ve filmin esas gövdesini oluşturan aşkı anlatmaya başlar.

Çok çok eskilerden, Hasan diye bir genç, Emine diye bir kıza aşık olur. Lakin Hasan ovalı, Emine obalıdır. Yani Hasan Sünni, Emine Alevidir. Emine’nin yaşam tarzı, bir obalının yaşam tarzı, kuralları, ovalıya uygun değildir. Emine bu aşkla yanar tutuşur. Bir gün oba beyi olan babasına durumu açar. Babası ona nasihat verse de sözünü dinletemez. Olay, obanın erenlerine duyurulur. Bir divan kurulur ve sorun dinlenir.

Dede, Emine’yi uyarsa da gönle söz geçmeyeceğini bilir. Bir şart öne sürer, 40 okkalık tuzu ovadan obaya hiç sırtından indirmeden getirirse Emine onundur. Hasan tuzu yüklenir, çok da çabalar ama başaramaz. Emine’yi kaybetmenin verdiği üzüntüyle kendini gölete atar. Hasan’dan haber alınamaz, Emine deliye döner, evlerine gider, anasına sorar, Hasan’ı bulamaz. Bulamayınca da göletin önündeki ağaca kendini asar. Bu aşamadan sonra hikaye tekrar ana yapısına döner. Emine ‘İşte anlattım’ der ve ayaklanır, Hasan da ‘Ben gelemem, obaya ayak uyduramam’ diyerek obaya gitmekten vazgeçer ama ikisinin de yüreğine ateş düşmüştür. Emine boynu bükük yürürken arkadan Hasan’ın sesi gelir: ‘Dur ben de geliyorum!’ Ve elini tutar, yeni bir sevdaya yelken açarlar.

hasan_boguldu_sinematik_02

OBALI-OVALI / ALEVİ-SÜNNİ:

Filmin eleştirisine geçersek, film o kadar başarılıdır ki, hemen hemen bütün sahnelerde kartpostallık denilecek görüntüler mevcuttur. Hülya Avşar ve Yalçın Dümer’in de abartısız, sade oyunları, hikayenin yapısı ve örgüsüne çok ama çok uygundur. Giyim tarzları, obanın gelenekleri, sorgulama sahneleri, filmin dramatik yapısı son derece birbirine uyumludur. Bu açıdan gerçekçi bir yaklaşım yakalanmıştır. Ancak Pir Sultan Abdal’daki devrimci tutum yine ötelenmiştir, filmi izleyenler Alevilik’le ilgili sorgulama sahnesi dışında pek bir şey görememektedir. Ancak burada ilginç bir anektod daha vardır ki aktarmak lazım. Emine, Hasan’la beraber obaya doğru çıkarken, “Bize Tahtacılar derler, tahta işiyle uğraştığımız için” der. Ki Tahtacılar, Alevilik mezhebine ya da inancına mensuptur.

Buradan aslında filmin gizli bir biçimde Alevi-Sünni aşkını ve bunun imkansızlığını işlediği görülebilir. Bu ayrım yerine sanırsam Ali ve Aksoy obalı-ovalı diyerek bir çıkarım yapmışlardır. Zaten Aleviler, uzunca bir dönem inançlarından ötürü işkence ve zulüm gördükleri için dağlara, obalara, yüksek yerlere, kimsenin kolayca ulaşamayacağı alanlara sığınmışlardır. Yine filmde, ovalıların yaşamları çok az aktarılmıştır. Filmin girişinde ve Emine’nin Hasan’ın evine geldiği sahneler dışında pek kayda değer bir ayrıntıya rastlanmaz.

Bütünüyle bu filmleri ele alarsak, Yeşilçam Aleviliğe göz kırpmış ancak tam olarak cesur bir tutumla konuları ele almaktan kaçınmıştır. Son olarak 2010 yılında çekilen “Saklı Hayatlar” filmi, gelinen noktada Alevilerin sorunlarını, Alevi-Sünni evlilikleri ve ilişkilerini daha cesur bir biçimde ele almayı başarabilmiştir. Dileğimiz, bu ülkede kendini ifade etmekte güçlük çeken diğer kesimlerin dertlerinin, sıkıntılarının sinema perdesinde daha çok, kalıcı ve cesur bir biçimde anlatılabilmesi…

Yazan: Savaş Güller

Pir Sultan Abdal – Fikret Hakan :

Yorumlar