Mesut Kara – Ah Güzel İstanbul ! (1966)

0
1995

Ah Güzel İstanbul 5

Bedri Rahmi Eyüboğlu İstanbul Destanı şiirinde
İstanbul deyince aklıma martı gelir/ Yarısı gümüş, yarısı köpük/ Yarısı balık yarısı kuş/ İstanbul deyince aklıma bir masal gelir/ Bir varmış, bir yokmuş” demişti.

Can Yücel de “bana bir varmış de/ bir varmış, bir yokmuş deme/ içime dokunuyor” diyordu.

Geçtiğimiz hafta Evrensel’de Edebiyatımızın iki önemli ismi değerli Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer‘in Yok Olan İstanbul yazı dizisinin başlayacağını duyuran anonsu gördüğümde, girişte alıntıladığım şiirleri/dizeleri anımsadım. Bir de Yeşilçam filmlerinde bir belgesel gibi izlediğimiz fondaki İstanbul’u ve Sadri Alışık’lı, Ayla Algan’lı Ah Güzel İstanbul filmini.
Çocukluğumun İstanbul’unu anımsadım, bir de bugününü düşündüm; içime dokundu. Hayatın henüz böylesine kirletilmediği, mahalle kültürünün, komşuluğun, mahalle arkadaşlığının olduğu yıllardı. İnsanlar tıpkı filmlerin hayal kahramanları gibi ‘fakir ama onurlu’ydular. Birçoğumuz için artık ne semtimiz, doğup büyüdüğümüz, anılar biriktirdiğimiz sokaklar, mahalleler vardı ne de eski İstanbul. Kentsel dönüşüm adı altında yeni yıkımlar, yeni yok edişler de sürüyordu bir yandan.

gurbet kuslari

Sinemamızın önemli filmlerinden olan Gurbet Kuşları‘nda usta yönetmen Halit Refiğ, yeni bir yaşama kavuşma hayalleriyle başlayan köyden kente göç sorununu ilk kez kapsamlı bir biçimde sinemaya aktarır. Kentin merkezi, göçle oluşan yeni gecekondu mahalleleriyle çevreye doğru yayılır yıllar içinde. Kentin yeni konukları tutunabilmek için hızlı ve acımasız bir yaşam mücadelesine girişir. Büyük kentte tutunabilmek, başka işlerde doyuramadıkları karınlarını doyurmak, bakmakla yükümlü oldukları evlerine ekmek parası götürebilmektir bütün amaçları.
Hayat, düş bahçesi sinemalarda beyazperdeye yansıyan görüntülerle paralel yürüyor, yaşamdaki tüm değişimler izlediğimiz filmlere yansıyordu fakat köklü değişimlerin, büyük altüst oluşların yaşanacağı 70‘li yıllara gelirken Yeşilçam filmlerinde anlatılan öykülerin bizim de başıma geleceğinden habersizdik, dahası hayal bile edemiyorduk henüz.

Yeni bir dünya düşüyle, kentin zenginliklerinden pay almak amacıyla kente göçen kır yoksulları, oluşan ‘kent içi köylerde’ kent yoksullarını oluşturduklarında dönüşümün rantçıları son sığınaklarını, evlerini almak için dikilir karşılarına.

Örneğin, filmde mahalleye bir gün ‘zengin beyaz adam‘ gelir; müteahhittir ve yeni yapacağı apartmanlar için evleri, arsaları satın almak istiyordur. Mahalleli başta dirense de ya parayla ya da korkutularak ‘ikna’ edilir. Önce, arsasını, evini ilk satanlar göç etmeye başlar, sonra dozerler gelir, o güzelim evler yerle bir edilir. Ne mahalle, ne mahalleli ne komşuluk ilişkileri kalır geride; ne de mahalle arkadaşlıkları ve yaşanmışlıklar. Yalnızca evler değildir yıkılan, tüm değerler ve anılar da dozerlerin altında yerle bir olur. Sonraki sahnelerde yıkılan o evlerin yerinde kocaman beton yığınlarını, apartmanları görürüz.

Film icabı sandığımız bu yıkım ve temelsiz, plansız dönüşüm gerçek hayatta da acımasızlığını göstermekte gecikmez. Sonrasını bizler yaşayarak gördük. Mahallelere müteahhit, arazi mafyası ya da kooperatif adı altında rantçı, üçkağıtçı çekirge sürüleri üşüşür. Çiçeklerin, meyve ağaçlarının olduğu bahçe içindeki evlerin yer aldığı arsalar, mahalleler önce beton yığını apartmanlarla sonra gökdelenlerle doldurulur. Ne yeşil alan kalır, ne çocukların oyun oynayacakları alanlar ne de komşuluk ilişkileri. İnsan çekilir hayattan.

Başka pek çok örnekte olduğu gibi senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, Ertem Göreç’in yönettiği 1961 yapımı Otobüs Yolcuları filminde de kentteki dönüşümün ilk adımları anlatılır.

ah_guzel_istanbul sadri alisik

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ

Atıf Yılmaz‘ın yönettiği Ah Güzel İstanbul filminde Haşmet Bey suretinde dev gibi bir Sadri Alışık ve artık anılarımızda düşsel bir güzellik olarak kalan İstanbul yansır beyazperdeye. Ayşe suretinde, genç ve başarılı oyuncu Ayla Algan vardır şöhret olmak için çabalayan. Biri tüm servetini yitirmiş, düşmüş eski İstanbul beyefendisi Haşmet İbriktâroğlu, diğeri de artist olma düşleriyle İzmir’deki gecekondularından kaçıp İstanbul’a gelen Ayşe Goncagül‘dür.

Zengin ve köklü aileden gelen İstanbul beyefendisi Haşmet İbriktaroğlu, seyyar fotoğrafçılık yapmaktadır. Dedesinin dedesi Osmanlı sarayında ibrikçi başı, dedesi paşa, babası da zengin bir hovarda ve tüccardır. Haşmet Bey de, Beylerbeyi’nde bir yalıda dünyaya gelir. Bir yaşındayken annesi yakışıklı bir zabitle kaçar, babası da içkide iki hanı bir koca köşkü kaybeder. Servetin kalan kısmını da Haşmet Bey batırır. Kendi başına buyruk olabilmek için seyyar fotoğrafçılık yapmaktadır. İki üç kuruş için hürriyetini satmak istemez. Paralar suyunu çekince varlıklı dostları da arayıp sormaz olur. İnsancıldır, kalenderdir Haşmet Bey. Çorbasını da rakısını da “Sabah Çorbacı Gece Meyhaneci” tabelası olan Rıfkı’nın yerinde içer. Körüklü fotoğraf makinesiyle ‘İstanbul Hatırası‘ yazan bezin önünde fotoğrafını çekerken tanır Ayşe’yi Haşmet Bey. İbriktaroğlu ailesinin çözülmesi, yok oluşu kentin, İstanbul’un çözülmesini, yok oluşunu da simgeler.

Film, yaşanan yeni dönüşümler üzerinden, geleneksel değerler ve modern değerler çatışması ekseninde kurar dramatik yapısını. Medeniyet sözcüğü olumsuz dönüşümü, kirlenmeyi ve yenidünyayı simgeler biçimde kullanılır. Filmin en etkili konuşmasını Ayşe’nin artist olma hayallerindeki ısrarcılığına karşı Haşmet Bey, kulübeyi ısıtmak için çalı çırpı toplamaya çıktığında kendi kendineyken yapar: “Zavallı çocuk, cahil kafacığını çürük ümitlerle doldurmuşlar. Eee naparsın, aşağılık mecmualar, kötü filmler, pis efsaneler… Ben şimdi sana hakikati nasıl anlatacağım. Ahh ihtiyar medeniyet, çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?
Haşmet Bey filmin bir sahnesinde iç çekerek şunları söyler: “Aaah, güzel İstanbul! Nasıl da bozulmamış o bin yıllık güzelliğin. Ey, canım Boğaziçi! Bir zamanlar dedelerimiz de içlenmiş bu güzelliğinin karşısında.” Haşmet Bey, bir vapur beklerken boğazın sisli manzarasına bakarak ‘içinden mırıldanır’ bunları.

İki değerli ustanın kaleminden Yok Olan İstanbul’u okurken “İstanbul deyince aklıma bir masal gelir/ Bir varmış, bir yokmuş” dizesini anımsadım, Can Yücel‘in sesi kulaklarımda:

bana bir varmış de/ bir varmış, bir yokmuş deme/ içime dokunuyor.

old-istanbul Ah Güzel İstanbul

Yazan: Mesut Kara

Bu yazı daha önce Evrensel gazetesinide Mesut Kara’nın Sine-Masal köşesinde yayınlanmıştır.

Ah Güzel İstanbul

Yorumlar