Yılmaz Atadeniz – Hayat Merdiveninden Düşen Emanet (1986 – 1988)

0
945

Yavuz Turgul‘un 1990 yılında seyircilerle buluşturduğu “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”, Türk Sineması‘nı seven hatta içselleştiren insanlar için ilham vericidir. En başta kendimi ortaya atayım. Sevgili Mesut Kara‘nın tarihin sayfalarındaki yerini alan Ege Defteri sitesi için filmle ilgili bir yazı kaleme almış ve Haşmet Asilkan‘ı hatıra defterime işlemiştim. Kanımca Yeşilçam‘a kavram olarak nokta koyan, doğru tespitlerle içimizi burkan, kamerasının önünden yürüyüp giden Nubar Terziyan, Sami Hazinses ve Cevat Kurtuluş ile yüreğimizi delik deşen eden unutulması zor bir eserdir “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” (Erler Film yapımcılığında çekilen filmin, şirketin Youtube‘a kanalında pırıl pırıl versiyonunu görmek mümkün). Aslında önceki cümlede geçen üç sanatçının dışında daha az bilinen karakter oyuncuları daha hüzünlü fonda göstermesi de sarsıcıdır Asilkan’ın hikâyesi. Ahmet Kostarika, Nuri Tuğ, Ahmet Açan, Ali Demirel, Dündar Aydınlı gibi sanatçıları okey oynarken, ayakkabı boyatırken görür, eskiyi yad ederken sığ denizde boğulduğumuzu düşleriz. Şimdi, bu isimlerden Ali Demirel‘i ve Nuri Tuğ‘u sahnenin ortasına alarak Yeşilçam‘ın deli yürek rejisörlerinden Yılmaz Atadeniz‘in 1980‘li yıllarında sonunda, yani Yeşilçam‘ın “görece” son günlerinde çektiği iki filme 1986 yapımı “Hayat Merdiveni” ve 1988 yapımı “Emanet”e eğilmeye çalışacağım. Ali Demirel, Hayat Merdiveni filminde oturduğu masada nağmelere kapılmışken, Nuri Tuğ ise Emanet filminde çay bardaklarını toplarken eşlik edecek bize.

Türk Sineması’nı ilgilendiren pek çok belgeselde konuşmacı sıfatıyla yer alan Yılmaz Atadeniz (Natuk Baytan Belgeseli‘nden tutun da, “Motör..” belgeseline dek geniş bir yelpaze söz konusu), Fantastik Türk Sineması‘nın varolmasına katkıda bulunan rejisörlerimizden biridir. Halen üretmeye devam eden ve Yeşilçam‘ın bitmediğine nazire yaparcasına hareket eden (2015 yılında “İkimize Bir Dünya” filmini çekti) Atadeniz, Killing, Maskeli Beşler, Casus Kıran gibi çılgın karakterleri sinemamıza getirmişti. Yazının konusunu oluşturan filmler ise, şaşalı 1960‘lı, 1970‘li yılların yanından bile geçmiyor. Video kültürünün hüküm sürdüğü döneme tekabül ediyor.
2013 yılında Ankara Kızılırmak Sineması‘nda tertiplenen “17.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali”nde denk geldiğim Yılmaz Atadeniz, Filiz Alpgezmen‘in ciddi anlamda sorunlu filmi “Yabancı”nın söyleşi bölümünde sorduğum soruya adeta muhatap kendisiymiş gibi karşılık vermişti. Hoşuma gitmişti bu durum, söyleşi sonrası yanına gittim ve film üzerine çeşitli argümanlar sunarak sohbet ettik sevgili rejisörümüzle. Konuyu Yeşilçam‘a getirmek için yakın tarihte izlediğim Emanet ve Hayat Merdiveni filmlerinden dem vurdum. Ne yazık ki, hatırlamayadı filmlerini. Bu kadar mı eften püften filmlerdi bunlar? Sanmam. Niteliğini değil, temas ettiklerini masaya yatırarak çok sevdiğim bir kelime olan belleğe not bırakalım o halde.

Kibariye‘nin insanı derbederliğe itecek aynı adlı şarkısından hareketle çekilen “Hayat Merdiveni”, kadrosunda Kibariye dışında Tugay Toksöz, Hikmet Taşdemir, Yeşim Yükselen, Diler Saraç gibi rejisörün daha önce çalıştığı isimleri barındıran, vahim hadiselerin içine hapsettiği karakterini sızım sızım sızlatan ağır bir film. Songül (Kibariye), dünyanın en melun kocası (Hikmet Taşdemir) ve iki çocuğuyla birlikte yaşamaktadır. Tabi buna yaşamak denirse! Kocasının eziyetlerinden usanan Songül cesaretini toplar ve kocasını şikayet eder. Filmin başlarında gelişen bu ihbar sahnesi sonrası elbette ki mutluluk şurubunu içmeyeceğini düşündüğümüz Songül bir müddet sonra verem olduğunu öğrenir. Biçare etrafı yıkan ve kahır dolu günler geçiren Songül, istemeye istemeye çocuklarını evlatlık verir. Film ağır ağır akarken karşısına çıkan Arif (Tugay Toksöz) ise , ona hem çocuklarını bulması hem de aşkı tatması için umut olacak, ama umutları gölgelemeye çalışan koca zebellah gibi Songül’ün karşısına dikilecektir.

Filmden bir sahne: Hikmet Taşdemir ve Kibariye

Hayat Merdiveni”, Yeşilçam için çanların çaldığını sinemanın bütün unsurlarına dokunarak gösteriyor. Senaryodan oyunculuklara, görüntü yönetmenliğinden üzülerek söylemeliyim ki rejisörlüğe dek kusurlu. Sırayla gidelim. Malumunuz, Yeşilçam Sineması‘nın senaryoyla imtihanı genellikle klişelerle bezelidir. Safa Önal, Bülent Oran ve Erdoğan Tünaş üçlüsü her ne kadar senaryolarını rekor olarak görse de, çoğunlukla niteliği pas geçen senaryo yığını bir taraftan kasvet verir. Aman yanlış anlaşılmasın, üç sanatçı da özeldir ve emek vermiştir sinemamıza. Ben sadece kötü senaryoların açtığı sorunların uzun süre Türk Sineması’nı işgal ettiğini ve seyirciyi basit algılara sevk ettiğini düşünüp rekorlarla ilgilenmediğimi söylemekteyim. “Hayat Merdiveni”nde Muharrem Özabat‘ın yazdığı senaryo baş karakterini beladan belaya sokmasıyla eski senaryoların izlerini taşıyor. Songül sanki düştüğü çukurdan çıkmaya çalışıyor da birileri onun eline basıyor. Bilmiyorlar ki, o çukurdan çıkmak isteyen Yeşilçam. Sıra oyunculuklarda. Oyuncuları değerlendirirken dublaj sanatçılarının etkisini de incelemeli. Yeşilçam’ın en hareketli dönemlerinde yani 1960‘larda 1970‘lerde artan film sayısından ötürü seslendirme sanatçılarına fazlaca yük binmişti. Çünkü filmler sessiz çekiliyordu. 1980‘lerin bilhassa ikinci yarısında gerek film sayısındaki düşüş, gerekse sanatçıların kendilerini konuşmak istemesi seslendirme sanatçılarının kapısının nadir çalınmasına sebep oldu. Star diye adlandırdığımız isimler kendilerini konuşunca seslendirme sanatçıları düşük bütçeli filmlere kaydı. Filmimizde Kibariye‘yi Jeyan Mahfi, Tugay Toksöz‘ü Abdurrahman Palay, Hikmet Taşdemir‘i Yaman Okay seslendirmekte. Sinemada emekleme dönemindeki Kibariye, filmde kötü ve neredeyse mimiksiz oyunculuk sergiliyor. Ne zaman şarkı söylemeye başlıyor, o zaman birazcık sıcak gelebiliyor (Hem hüznü hem coşkuyu kapsayan efsane şarkısı “Sıra Sıra Dağlar” yorumuna dikkat!). Jeyan Mahfi‘nin sesi Kibariye’ye yaşlı gelse de, pürüzsüz konuşma başarılı addedilebilir. En çok Halit Refiğ‘in 1973 yapımı üçüncü “Vurun Kahpeye” uyarlamasındaki performansını beğendiğim Tugay Toksöz, düşkünlük döneminde oynadığı Arif rolünde hüsrana uğratıyor. İnanın, saçından gömleğine dek üzüyor rahmetli sanatçı. Yılmaz Atadeniz, O’na zor günlerde sahip çıkmış tamam ama, başka oyuncu arıyor gözler. Ayrıca Kibariye ile kimyası tutmuyor. Abdurrahman Palay‘ın sesi de yorgun ve isteksiz. Filmin mest eden oyuncusu görünümüdeki Hikmet Taşdemir, sert yüz hatları sayesinde kötü adam rollerinde nam salmış bir aktör. Gaddarlık bir insana bu kadar mı yakışır! O gülerken korkabilirsiniz o derece. Halen hayatta olan usta sanatçı kendini bozmadan bugünlere kadar gelerek takdirimi toplamıştır. Erken göçüp giden bir başka değer Yaman Okay da öyle konuşmuş ki Hikmet Taşdemir‘i, korkunuz kat be kat artabilir.

Yılmaz Atadeniz, “Hayat Merdiveni”ni de Emanet de yapımcı kimliğiyle rejisörünü sıkboğaz etmeyen (Şerif Gören bunu muhtelif kaynaklarda sıkça dillendirir) Selim Soydan himayesinde çekmiş. Görüntüler iki filmde de fecaat. Selim Soydan yapımcılığındaki pek çok filmde sinematografinin başındaki Cem Molvan‘ın kamerası iki filmde de net değil. Gözünüz yorulabilir, gözünüz oyuncuların yüzündeki noktalara takılabilir. “Hikmet Taşdemir çilli miymiş” sorusunu sorabilirsiniz. Teknik bilgimin az oluşu, daha fazla yorum yapmama engel teşkil ediyor. Gelelim rejisörlüğe. Hareketli sahnelerdeki becerisini defaatle izlediğimiz Yılmaz Atadeniz‘in ite kaka giden “Hayat Merdiveni”ne vites attıramaması yanlış. Karı koca arasında geçen dayak sahnelerinde aksiyon emareleri gösteren film son tahlilde adım atamıyor.

Oysa Emanet filminde her şey farklı. Yavaş yavaş iniyoruz hayat merdiveninden ve Cüneyt Arkın‘a merhaba diyoruz. Yılmaz Atadeniz de sevinmişe benziyor. Zira Emanet teki dolu dolu aksiyon sahneleri rejisörün rahat hareket ettiği anlar adeta. Patlamalar, kafada kırılan ıstakalar, kovalamacalar, gazino baskınları, yoldaki çatışmalar, John Carpenter‘ın “13.Bölgeye Saldırı” (Assault On Precinct 13-1976) filmine saygı gösterircesine çekilen baskın sahnesi ve huzurlarınızda Emanet:

Türk Sineması‘nın krallarından Cüneyt Arkın, Yeşilçam’ın her dönemine damga vurmuştur. 1960‘larda, 1970‘lerde zıplamış, ok atmış, ip üstünde yürümüş, at üstünde hareketler yapmış. 1980‘li yıllarla birlikte yere inmiş ve bazı örnekler dışında – Çetin İnançDünyayı Kurtaran Adam” (1982) gibi – meseleleri “yerden” halletmiştir. Yılmaz Atadeniz ve Cüneyt Arkın işbirliği “Yüzbaşı Kemal” (1967) ve “Acı İntikam” (1968) filmleriyle başlasa da 1970‘lerde sekteye uğramıştır. Cüneyt Arkın bu yıllarda çektiği hareketli filmlerinde Natuk Baytan, Süreyya Duru, Duygu Sağıroğlu, Melih Gülgen, Remzi Jöntürk gibi isimlerle çalışmıştır. 1980‘lere uğradığımızda ikili “Kader Arkadaşı”(1981), “Kanije Kalesi”(1982) ve “Son Akın”(1982) filmlerinde tekrar biraraya gelmiş ve “Emanet” ile sinemasal birliktelik sona ermiş. Yoksa Yeşilçam mı sona erdi?

Cüneyt Arkın‘ın en çok poz kestiği ve kameranın da bunu ıskalamadığı film olarak tarihe geçmesi muhtemel Emanet, iki eski dostun yıllar sonra silahların gölgesinde buluşmasını konu alıyor. Bununla beraber dehlizlerde yaşanan aşk hikayesini de araya serpiştiriyor. İstanbul’da kıraathane işleten Murat (Cüneyt Arkın) eski şehir kabadayısıdır. Gammazlama sonucu cezaevinde ömrünü tüketmiş, özgürlüğüne kavuşunca kıraathane açmış, halasıyla (Muadelet Tibet) tatlı tatlı şakalaşarak günlerini geçirmektedir. Bir gün işe gittiğinde sandalyede oturan Zehra’yı (Müge Akyamaç) görür. Bu kız emanettir. Eski dost Kadir’den (Hikmet Taşdemir) Murat’a emanet. Ankara’daki Kadir’in bela sarmıştır dört yanını. Onu infaz etmeye çalışan kötü adam (siyah gözlükleriyle karizmatik Süheyl Eğriboz) ve şürekasının başlattığı bu savaş zamanla İstanbul’a sirayet edecektir. Gördüğünüz üzere heyecanlı mı heyecanlı konu Yılmaz Atadeniz‘in de ayağını yerden kesecek türden. 1988 de değil de 1978 de çekilmişcesine başarılı. Adeta Yeşilçam‘ın aksiyon kanadına şanına yakışır bir veda.

Dilerseniz yukarda olduğu gibi sinemanın temel unsurlarını bu film için de ele alalım. Rejisörlükten ve sinematografiden bahsettik. Senaryoya geçelim. Ahmet Soner‘in senaryosunun güçlü yanı karakterleri kabul ettirmesi. Zehra’nın Murat’a neden hayranlık beslediği çok iyi işlenmiş. Ayrıca Zehra’nın sanatla ilgilenmesi, Murat’ın ise sanatı yüzeysel ele alması çatışma yönünden doyurucu. Zıt kutuplar birbirini çeker. Sorun emanete hıyanet etmemek. Senaryodaki diğer başarı, her şeyin zamanında yaşanması. Hikâye tıkır tıkır işliyor. Arap Celal‘in (Yonat) canlandırdığı muhbir ve Fatoş Sezer‘in canlandırdığı sevgili hikâyeye iyi yedirilmiş. Sahne aldıkları anlar doğru ve münasip. Oyuncular ve seslendirme sanatçıları da filmin başarısına ciddi oranda katkıda bulunuyor. Cüneyt Arkın, bütün o ince bakışlarına rağmen harika. Mehmet Uğur, İbrahim Kurt, Cevdet Balıkçı, Çetin Başaran bu filmde epey dayak yiyor. Toron Karacaoğlu Cüneyt Arkın‘ı konuştuğu onlarca filmde olduğu gibi burada da kulağın pasını siliyor. Jön kız performansında Müge Akyamaç duru güzelliği ve masumiyetiyle biçilmiş kaftan. Oynadığı çoğu filmde kendini yineliyor hissi verebilir, saygı duyarım. Bazen benim de kafamı kurcalıyor. Akyamaç’ı konuşan Ayşin Atav belleklere girecek bir kompozisyon çizememiş.

Yazının merkeze aldığı iki filmde de oynayan Hikmet Taşdemir, bu filmde “Hayat Merdiveni”ndeki kadar geniş hareket alanı bulamasa da rolünün hakkını vermiş. O haşin bakışlarına rağmen baba kimliğine bürünüyor. Seslendirmede Sadrettin Kılıç farklı ses tonu sayesinde karakteri yakınlaştırıyor bizlere. Filmin ikonik karakterinde Süheyl Eğriboz, hak ettiği baş kötülük görevini aksatmadan ifa ediyor. Kıyafeti de aksesuarı da, elindeki tabanca da karakteri dört dörtlük kılıyor. Yaman Okay‘ın yine müthiş seslendirmesi kötülüğün boyutunu büyütüyor. Gaddarlık seviyesine eşik atlatıyor. Bütün bu artı yönleri gördüğümüzde Yeşilçam‘a veda etme gerçeği tokat gibi suratımıza iniyor. Sevgili Yeşilçam, sen bizi hayat merdiveninden indik sanma. Emanetin emanetimizdir.

Yazının sonlarında Planet Türk kanalına teşekkür etmeliyim. Bugünlerde kapanacağına dair rivayetler dolaşan, yayın akışının bir bölümünü kapanan kardeş kanal Planet Pembe‘nin dizilerine veren Planet Türk, yazıdaki iki filmi de aralıklarla gösteriyor. Ben de bu kanal sayesinde izledim. Umarım Planet Türk bizlere veda etmez. Yeşilçam da etmedi çünkü..

Yazan: Oğul Can Çomak 2017
Yararlanılan Kaynak: www.sinematurk.com

Yorumlar