Ali Murat Güven’e sorduk Sinemamız için hangi tanım uygundur?

0
458

Bir süre önce bir anket yapmış ve Türk Sineması mı Türkiye Sineması mı? Hangi tanım daha doğrudur üzerine bir beyin jimnastiği yapmıştık (2013 yılında). Şimdi tozlu arşivimizden bu konudaki bazı yazıları yeniden sitede paylaşıyoruz. Paylaşacağımız ilk yazı Ali Murat Güven’in bu tanım üzerine bizlere verdiği detaylı görüşler:

Türk Sineması deyimi, tanım olarak her türlü ifade sorununu çözer

Ali Murat Güven: Anketinizde iki numaralı şıkkı, yani “Türk Sineması”nı seçtim. Bunun nedeni de “Yeşilçam” deyiminden haz etmemem değil, bu tanımlamanın artık neresinden tutarsanız tutun gerçeği yansıtmıyor oluşu…
“Hollywood” dediğimizde, film şirketlerinin merkezleriyle, stüdyolarıyla, ünlü yıldızların mâlikâneleriyle, yaşayan, kanlı canlı bir California ilçesinden söz etmekteyiz. ABD‘de sinemanın kalbi gerçekten de orası… Bundan bir yüzyıl önce de böyleydi, şimdi de böyle…
Oysa, Türkiye‘de sinema ve TV endüstrisi  en az 1990‘dan beri artık Beyoğlu-Yeşilçam Sokak‘tan yönetilmiyor. Bir kaç arkaik film şirketi var, fakat onlar da artık sinema filmi çekmez olmuş, sahipleri tarafından bundan 40 yıl önce ürettikleri yapımları televizyonlara pazarlamak için ite kaka ayakta tutuluyorlar. Türkiye’de sinemacılık 1980’lerde önce büyük bir gürültüyle çöktü, ardından da İstanbul’un bambaşka semtlerinde ve bambaşka kişiler eliyle çok farklı bir formda yeniden doğdu.
Bana kalırsa, Türk sinemasının bu devirdeki yeni adresi Levent’tir, Etiler‘dir, Beşiktaş ilçesinin o mahallelerinde üslenmiş olan film şirketlerinin lüks villalarıdır. İlle de coğrafî isimlerden hareketle bir deyim yaygınlaştırılacaksa bunun “Etiler” olması çok daha doğru bana göre… Ki zaten böyle isimlendirmeler de arkadan itelemeyle, zorlamayla doğup gelişmez.
Dolayısıyla, bir sokağın, bir caddenin, bir ilçenin, bir mahallenin koskoca bir sektörün yaygın ismi olabilmesi için, iyi kötü o sektörü besleyen bir tarafının kalmış olması gerekir. Ancak, Yeşilçam Sokak için artık kesinlikle böyle bir durum söz konusu değil… O yüzden, milyonlarca kişi gibi benim de aslında çok sevdiğim bu isim geçerliliğini büsbütün yitirmiş durumda… Bunda ısrarcı olmak, aynen “İstanbul’da tiyatro sanatının kalbi Şehzadebaşı’dır” demek kadar absürd olurdu. Evet, Şehzadebaşı bir zamanlar tiyatro sanatının kalbiydi, fakat bundan bir yüzyıl kadar önce, şimdi değil…
Türkiye'de sinema... tanım tanımsız tanımlı
“Türkiye Sineması”na gelince… Bu tanım daha doğrusu kavramın, daha ziyade Türkiye’de etnik kimlik üzerinden ayrıştırıcı-bölücü düşünceler üreten politikacılar ve sanatçılar tarafından yaygınlaştırılmaya çalıştığını görüyorum; yurdunu seven, onun birlik ve beraberliğini önemseyen, her türlü etnik ve dinsel kimliğin rahatça ifadesinin ötesinde (ırkî değil) hukukî  bir “Türklük” tanımı temelinde bir ulus devlete de sonuna kadar inanan biri olarak, bu sinsi kışkırtmanın kesinlikle yanında değilim. Amerika’da da bin tane etnik ve dinsel topluluk vardır, fakat onların tümünün yaptığı sinemanın ismi yine“Amerikan sineması”dır. Orada yaşayan hiç kimse de bu ortak tanımdan gocunmaz. “Türk” kelimesinden bu kadar rahatsızlık duymak, bütünüyle bu ülkedeki politik konjonktürle ilişkili bir durum… Anayasa, “Türk” olarak adlandırdığı hiç kimseye “Sen ırk olarak yedi göbekten Türk oğlu Türk’sün” demiyor, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı bulunan herkes hukuken Türk’tür” diyor. Tıpkı, bir Türk olarak ABD‘de yaşadığında ve Greencard kazandığında ne oluyorsa aynı şey bu… Sen yine etnik açıdan her neysen o kal da bu ülkenin de bin yıllık bir de ismi var. Batılılar 500 yıl önceki haritalarında bile Türkiye‘ye en az “Ottoman Empire” dedikleri kadar “Turkey” demişler.
Bu konudaki karşı çıkış gerekçelerimi, aylar önce başka bir sinema dergisinin benzer bir konudaki soruşturmasında uzun uzadıya anlatmıştım. İlgilenenler aşağıdaki linkten o yorumumu okuyabilirler:
“Televizyon dizilerinin Yeşilçam’ın ruhunu sürdürdüğü” yönündeki tanım veya iddiaya da belli ölçüde katılıyorum açıkçası… Evet, bundan 40-50 yıl öncesinde çok tutmuş olan yerli filmlerle benzeşen bir entrikacı, melodramik yapı söz konusu… Fakat, arada “küçük” (!) bir fark var ki o zamanın filmleri meydanı son kertede iyilere ve iyiliğe bırakırdı; kötülerin ve kötülüğün bu kadar kolay, rahat ve pervasızca kazanmasına izin vermezlerdi. Teknik ve dramatik açıdan bütün ilkelliklerine rağmen, o günkü naftalin kokan filmleri “idealizm” noktasında kendime çok daha yakın buluyorum. Bugünkü filmler ve dizilerde ise senaristler perdeden/ekrandan makyavelizm-pragmatizm saçan karakterlere belli bir mesafeden bakmıyorlar. Tam aksine, kimi durumlarda kötüler ve kötülük alttan alta olumlanıyor, kötü karakterler çoğu kez iyilerden bile daha destansı bir kimliğe büründürülüyor. Özellikle, dinsel ve geleneksel değerlere karşı öfkeli kadın senaristlerin kaleminden çıkan senaryolarda “zina” gibi, “fuhuş” gibi, “sadakatsizlik” gibi temaların ballandıra ballandıra anlatıldığını ve kadın özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası şeklinde sunulduğunu görmekteyim ki benim bir dindar olarak bu bakış açısıyla uzlaşmam imkânsızdır.
Evet, tekraren ifade ediyorum ki televziyondaki çağdaş anlatıların omurgası, klasik Yeşilçam anlatılarıyla büyük ölçüde aynı… Üstelik, bunlar artık çok daha yüksek bir görsel-işitsel teknoloji kullanılarak çekiliyorlar. Fakat, bence “ahlâk” karşısında alınan tavır hiç de aynı değil… O yüzden, gündemdeki dizilere öyle aman aman bir muhabbetim yok. Yalnızca piyasayı sıcak ve dinamik tuttukları, pek çok Yeşilçam emektarına ekmek kapıları açtıkları için önemsiyorum onları…

Yorumlar