Mesut Kara – Ölürse ten ölür canlar ölesi değil

0
346

Mesut Kara’dan 2014 üzerine bir yazı

Ölürse ten ölür canlar ölesi değil

Gençlik yıllarımın dönüp dönüp başvurduğum, yeniden okuduğum başucu kitaplarımdandı Haldun Taner’in “Ölürse ten ölür canlar ölesi değil” adlı kitabı. Yazarlık serüvenimde yol gösterici oldu. Birçok değerli insanı o kitaptan, Haldun Taner’in yazılarından tanıdım. Sakallı Celal’i de (Celâl Yalnız), Celâl Sılay’ı da, Cemal Sahir’i de… Bilgi sahibi olduğumu sandığım insanlar hakkında da yeni bilgiler idindim. Örneğin İsmail Dümbüllü, Muhsin Ertuğrul, Vâla Nurettin, Galip Arcan, Muammer Karaca, Orhan Kemal (Öğütçü), Kemal Tahir (Demir) ve daha birçok sanatçıyı daha ‘yakından’ tanıdım. Vefayı, sevgiyi gördüm Haldun Taner’in kitapta yer alan sanatçı portrelerinde. Portre yazmaya başladığım günlerde “Portre nasıl yazılır” arayışımda yolumu aydınlatan yazılardı her biri. Kitap adını Adım Yunus Emre’nin bir dizesinden alıyor;

“Ten fanidir can ölmez/ Çün gitti geri gelmez/ Ölürse tenler ölür/ Canlar ölesi değil.”

Haldun Taner’in yakından tanıdığı arkadaşlarının, sanatçı dostlarının ölümlerinin ardından yazdığı anma yazılarını, portrelerini topladığı kitap için Doğan Hızlan şunları yazmıştı: “Bu portreler yalnız ölen kişileri yeniden hatırlatmakla kalmıyor, onlarla birlikte çöken bir incelikler toplumunun ve uygarlığın çatırdadığını duyuruyor. “Hoyratlığı ve zevksizliği şiar edinen sözümona bir halkçılık”ın sürüklediği kültür yozlaşmalarının tehlikesini de söylüyor. İstanbul’un nereden nereye gelişinin de tarihçesi bu anılar… Edebiyatımızın az kullanılır türünün, az bulunur ustalıktaki ürünleri” (Cumhuriyet, 28 Şubat 1980)
Konur Ertop da şunları söylüyordu: “Haldun Taner’in öykülerinde, oyunlarında gülmeceden, taşlamadan zekice yararlanan yazar kişiliği, bu sevgi dolu portrelerde anlattığı kişilerin açmazlıklarını çelişkilerini, çocuk kalmış, çevreyle ve gerçeklerle uyuşmamış yönlerini de bıyık altından gülerek sergilemekte, eleştirmektedir. Bu kişilerin bıraktığı anılarda derin bir insan sevgisinin, sıcak dostlukların izleri de vardır. Bu anılar kitabı okur için öğreten, düşündüren bir kılavuz da olacaktır.” (Kitap Dünyası, Mart 1980)

90’lı yılların başında farklı yaşam öykülerini aktardığım portreler yazmaya başladığımda da, oyuncusundan senaristine, yönetmenine Yeşilçam emekçilerinin portrelerini yazarken de yolumu aydınlatmıştı Haldun Taner’in kitabı.

YEŞİLÇAM PORTRELERİ

İlk “Yeşilçam portreleri”ni topladığım Artizler Kahvesi adlı kitabımın ikinci baskısının önsözünde şunları yazmıştım: “1991 yılında yaptığım Sami Hazinses söyleşisi yayınlandığında, Türk sinemasına emeği geçmiş oyuncusundan yönetmenine, set işçisinden kameramanına, ışıkçısına kadar birçok insanla görüşebilme umudumu, yaşadığım coşkuyu anımsıyorum bugün.”

Aradan uzun zaman geçmişti. İlgilenmek, hatırlamak için Sami Hazinses’in hastalanmasını, hastaneye yatmasını bekledi(k)ler. Sonra onun o durumunu magazin haberciliğimizde(!) kullandık. Sonraki yıllarda Aliye Rona’yı, Ferda Ferdağ’ı, Oya Peri’yi ‘kullandığımız’ gibi. (…) Onlar siyah-beyaz yıllarımızın renkli kahramanlarıydılar. Fakat büyü bozulmuştu bir kez. Yeşilçam’a yıllarını vermiş insanların yaşayıp yaşamadığı bile bilinmiyordu artık. Gazetelere haber olduklarında ise ‘unutulanlar’ ya da ‘eski yıldızlar’dı. Benim içinse onlar ‘unutulanlar’ değil, ‘unutulmayanlar’dı. (…)

Çetin Altan’ın “Bir yumak insan”ı, Haldun Taner’in “Ölürse ten ölür canlar ölesi değil” kitapları başucu kitabı olmaktan çıkmış, paparazzi kültürü egemen olmuştu birçoğumuz için.
Artizler Kahvesi kitabı yayınlanmamıştı henüz, Ferda Ferdağ’ı, Metin Bükey’i yitirdiğimizde. Geçirdiği trafik kazası sonucu günlerce yoğun bakımda kalan Önder Somer’in ölüm haberini ise kitabın yayınlandığı gün almış, kitaba sevinememiştim. Yaprak dökümü sürüyordu… Ardından Hayati Hamzaoğlu’nu, Sami Hazinses’i, İbrahim Kurt’u, Mustafa Özkaya’yı, Polat Tezel’i ve kısa bir süre önce de Kazım Kartal’ı yitirdik. Geçmiş bilinciyle insanlarımızı öldükten sonra anmak yerine sağlıklarında hatırlayalım istedim.” (Ekim 2003)

UNUTULMAYAN YÜZLER

Yaprak dökümü sonrasında da sürdü. Tanıdığım, söyleşiler yaptığım, yaşam öykülerini, sinema serüvenlerini yazdığım insanlarımızı yitirdik arka arkaya. Yeşilçam’ın unutulmayan yüzleri çocukluk kahramanlarımdı. Birçoğunu tanıdım, söyleşiler yaptım. Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler kitabımın önsözünde de şunları yazmıştım:
“Yaşam öykülerini, sinema serüvenlerini araştırdığım, her biriyle görüşerek kendi seslerinden sizlere aktarmaya çalıştığım, bir dönemin, özellikle 50’li, 60’lı yılların Türk sinemasına damgasını vurmuş unutulmaz oyuncularının dünyasına gireceksiniz birazdan. Gong sesini duyduğunuzda, ışıklar sönecek, bütün zamanların en dev kadrolu siyah-beyaz belgeselini izlemeye başlayacaksınız. Unutulmayan Yüzler… Bugün yaşayan bütün kuşakları etkilemiş yıldızlar… Bir bakıma onlar Yeşilçam’ın “yıldız sistemi”nin yıldızlarıydı. Aralarında yıldız sisteminin yıldızı olmayan fakat izleyici için her zaman yıldız olmuş ve yıldız gibi yaşamış oyuncuların da bulunduğu unutulmayan yüzler… Oynadıkları unutulmaz filmlerle, o filmlerdeki başarılı oyunculuklarıyla bütün bir toplumu, kuşakları etkilemiş ‘esas kız’lar, ‘esas oğlan’lar, jönler, jöndamlar…” (1998)

ÖLÜM YILI

2014, hayatın birçok alanında ölüm yılı gibi yaşandı. Ölüm acısı ve gözyaşıyla geçti. İşçi ölümleri, çocuk, kadın LGBT bireylerin ölümleri, savaşlar, cinayetler, katliamlar…
Sinema da “ölüm acısından” payına düşeni aldı. Sinemamızın değerli isimlerini yitirdik yıl boyunca. Çolpan İlhan, Ayşe Şasa, Selçuk Uluergüven, Behçet Nacar, Süheyl Eğriboz, Altan Günbay, Recep Ekicigil, Nuri Sezer, Enver Dönmez, Mustafa Suphi Baltacı, Adnan Azar, Huben Öztoprak, Kemal Bekir, Ayşe Aslanyan, Naci Erhun, Haldun Marlalı, Haydar Karaer, Günfer Feray, Nihat Kantemir, Gül Gülgün, Erdoğan Vatansever, Muazzez Özdemir, Işıl Karpuzpoğlu, Yusuf Sezer, Mustafa Yavuz, Ekrem Çınaroğlu, Vasıf Küçükoruç, Ümit İmer, Ümran Ertok, Yalçın Otağ, Kaya Volkan, Arda Uskan, Tuncay Gürel, Güner Namlı, Volkan Saraçoğlu ve Recep Yener’in değerli hatıraları bizimle yaşayacak.

Yorumlar