Bir Video Bir Yorum: GURBET KUŞLARI 1964

9
2851

Gitmek kolay,kalıp yitmemek zor…

Bir sis perdesinin ardına gizlenmiş Haydarpaşa tren garı ve kara tren 1964 yılını ve içindekileri göz pınarlarında biriken yaşlar eşliğinde indirir birer birer. Bir yolculuğun sonu ve bir başlangıcın fotoğrafıdır bizlere bakan.

“Gurbet Kuşları” yazısı ardına gizlenmiş ne çok şey vardır, gizlice fısıldar kulağımıza…

İstanbul’a göç eden yedi kişilik bir Anadolu ailesinin yepyeni umutlar ile bizlere gülümseyen yüzlerini Haydarpaşa tren garı kucaklamıştır önce…

Ailenin güzel, küçük kızı uzattığı eli ile boğazın serin sularında bir kuğu gibi süzülen şehir hatları vapuruna çevirtir bakışlarımızı…

Büyük oğul (Tanju Gürsu ) sert bakışları ile dolamıştır kollarını sevdalısının bedenine…

Enfes siyah beyaz karelerin peşine takılıp ,bu büyük şehrin bozuk yapısına yabancı olan,gelenekleri ve inançları ile birlikte çözülüp giden Anadolu ailesinin parçalanışını, baba-erkil aile fotoğrafından seyrederken,bir babanın (Mümtaz Ener) ekmek teknesi metal yığınına sevgiyle ve umutla dokunuşuna Ravel’in “Pavane”si eşlik eder…

Filiz Akın, Pervin Par, Sevda Ferdağ, Gülbin Eray yeniden sarılıp kucaklaşmalarla sizi de içine çeken bu görüntüler, lüks hayata kavuşma arzusu ile yanıp tutuşan kız evlat Fatoş’un bardaktan aldığı yudum, parçalanışlarına kaldırılan kadehtir adeta…

Hüseyin Baradan bıyık-altı gülümsemesi ile kolay kazanç yolları anlatır hepimize…

İki oğul ve babanın şaşkın, yıkık bakışları, umutla bakan genç kadının bahçe korkuluklarına tutunma sahnesinden, ayrılık sahnelerine sürüklenirken göz yaşlarının sel olup aktığı, çığlıkların atıldığı anlar sona erer.

Kara tren yükünü sırtlamıştır gene, kompartıman camından birbirine el sallayanlar eşliğinde ayrılırsınız Haydarpaşa tren garından, bu kez sizin göz pınarlarınız yüklü, konuşursunuz gölgenizle sessizce…

Videodream Project

Dram’a dair…
“Ağlatı ile dram arasındaki en önemli başkalık, artık kahramanların kapalı, dar, dış dünyayla ilişkisiz çevreden çıkıp, belli bir çevrenin, belli bir çağın somut koşulları içinde yer almasıdır.

Kahramanlar, ağlatıdakinin tersine, dramda artık günlük yaşamın tam içindedirler. Durumları, davranışları günlük yaşamın koşullarıyla belirlenir. Kısacası, geleneksel ağlatının ayağı yere basınca ortaya dram çıkmıştır. Dram kahramanının belli bir toplumsal durumu, bu durumdan ileri gelen davranışları vardır. Dramatik yapı, duygulardan, tutkulardan çok, kahramanın içinde yaşadığı toplumsal koşulların etkisiyle kurulur. Bundan dolayı dram sinema izleyicisine ağlatıdan daha yakındır, çünkü içinde yaşadığımız günlük gerçeğin ürünüdür.

Dramda da kahraman olağanüstü bir durumla karşı karşıyadır. Toplumsal yapısının, bilincinin, kendini çevreleyen koşulların elverdiği ölçüde bu olağanüstü durumu yenmeğe uğraşır. Bu, kahraman ile onu çevreleyen somut koşullar arasında bir güç denemesidir. Bir sınavdır. Dram kahramanı bu güç denemesi sırasında kendi kendini daha iyi tanır. Güçlü ya da güçsüz yönlerini güçlendirmeye çalışır. Dramın amacı da, ortaya böyle olağanüstü bir durum koyup, kahramanı bu olağanüstü durumla karşı karşıya getirmek, bu güç denemesini anlatmak, denemenin sonunda kahramanın hangi noktaya, neden geldiğini açıklamaktır. Kahramanın, sonunda yenik düşmesi ya da üstün gelmesi önemli değildir…”

Sinemanın türlerini incelerken, herhangi bir filmin hangi türe girebileceğini saptarken bu ortak nitelik ve özellikleri bir nebzede olsa bilmekte yarar olduğuna inanarak Nijat Özün’ün
“Sinema Sanatı” adlı kitabından bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istedim.(1)

(1) Sinema Sanatı,Nijat Özün
Gerçek Yayınevi,1972