Mehmet Esatoğlu – Oyunculuğun Dolambaçlı Yollarında Tuncel Kurtiz

0
1626

tuncel kurtiz banner 10

Ülkemizde oyunculuk alanının anıt isimleri vardır. Sahnede, beyazperdede, ekranda değişik roller oynarlar. Oynadıkları karakterler yalnızca yapıtın içinde kalmaz. Oradan çıkar yaşamın içine gelir. Bizi sarsar. Aklımızı, duygularımızı allak bullak eder. Sonuç olarak oynanan bir roldür. Ama toplumdaki insanlar o rolle inanılmaz bir ilişkiye girerler. Özdeşleşirler, hesaplaşırlar, öfke duyarlar ya da sevdalanırlar o karaktere.

Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan Tuncel Kurtiz de bu anıt isimlerden biriydi.

Bir valinin oğlu olarak doğdu ve büyüdü Kurtiz. Babası hukukçu olmasını istiyordu. Hukuk Fakültesine girdi. Dünyasında edebiyat vardı, tiyatro vardı, sinema vardı. Ama yasalar, yargılamalar ve savunmalar yoktu.

Vali olan babasının bile evde kitap sakladığı bir ülkede büyümüştü. 50’li yıllar yurt dışına kaçan Nazım Hikmet’in hedef tahtası yapıldığı yıllar. Ama ülke halkı gizli gizli de olsa onun dizelerini okuyor. Vali olsa bile.

Babasının sakladığı kitapları tavan arasında buluyor Kurtiz, büyük bir heyecanla okumaya başlıyor. Şiir giriyor dünyasına Kurtiz’in. O da dizeler, öyküler yazmaya koyuluyor.

Tuncel Kurtiz ile Yımaz Güney
Tuncel Kurtiz ile Yımaz Güney

Üniversitede Yılmaz Güney’le arkadaş oluyor. İki ayrı dünyadan iki genç. Biri köy hikâyeleri, masallar ve olağanüstü çocukluk anekdotları anlatıyor diğeri Kafka ve Joyce okumuş ve sanatta soyutlamalara kafayı takmış durumda. Bu iki ayrı dünyadan genç bütün ömürlerini kaplayacak bir dostluğun inşasına girişiyorlar. Onları birbirlerine bağlayan bir yan var o da eşit ve özgür bir dünya düşü.

Güney’in ve Kurtiz’in o günlerde kafasında önemli bir soru var; O da bu toprakların sanatı nasıl olmalı?
Kurtiz eski Yeşilçam Sineması’ndan söz ederken “ ülke halkının aldatıldığı yalan bir sinemaydı” o diyor.

Yılda üç yüz filmin çekildiği Yeşilçam’da o alanı yönlendiren küçük sermayeli patronlar var. Filmlere özgün konular üretecek, senaryo yazacak senarist yok. Bu nedenle başka bir yola başvuruluyor. Hollywood filmlerini izleyen senaristler Yeşilçam patronlarının yönlendirmesiyle oradaki konuları birebir kopyalayan senaryolar kaleme alıyorlar. Bu senaryoların ülkemizde filme uygulanması çok zor çünkü bütçeleri arasında uçurumlar var. Bunun sonucu ortaya bir “yalan” sinema çıkıyor.
Kurtiz’in tiyatrodan sinemaya oradan yeniden tiyatroya yönelen, finalinde de tv dizilerinde noktalanan bir oyunculuk serüveni var.
1959’da Dormen Tiyatrosu’nda sahneye çıkan Kurtiz “Zafer Madalyası”, “Şahane Züğürtler” gibi bulvar oyunlarında 1962’ye kadar yer aldıktan ve ardından kısa dönem Kenter Tiyatrosu serüveninden sonra kendi yolunu ve yönünü toplumcu sanata, tiyatroya doğru yöneltiyor.

tuncel kurtiz tiyatrodaGen-Ar tiyatrosu muhalif duruşu olan bir topluluk. Nazım Hikmet’in “Yolcu”su ile başlayan yönelimi Halk Oyuncuları’nda Aydın Engin’in “Devri Süleyman”ıyla ile sürüp gidiyor. “Devri Süleyman” iki yıl kapalı gişe oynuyor.

Kurtiz bir yandan tiyatroda oynarken çok sevmese de Yeşilçam’da otuzun üzerinde filmde oynuyor. Bunların içinde Ertem Göreç’in toplumcu film denemesi “Karanlıkta Uyananlar” da vardır. Bu seri içinde Yılmaz Güney’in “vurdulu-kırdılı” dönemine ait “Konyakçı”, “Üçünüzü de Mıhlarım” ve “Çirkin Kral” gibi yapımlarda yer alıyor.

1969 ve 1970 ülke tiyatrosu ve sineması için adeta bir dönüm noktası oluyor. Bu toprağın sanatının estetik yolu ne olmalı sorusuna yanıt iki yapıt ortaya çıkıyor. Vasıf ÖngörenAsiye Nasıl Kurtulur”u yazıyor. Yılmaz GüneyUmut” filmini çekiyor. Her iki yapıt da gidilmesi gereken yol üzerine önemli önermeler yapıyorlar.
Umut” filminde Tuncel Kurtiz ve Yılmaz Güney itilip kakılan, yaşama mücadelesi veren, olmayacak işlere soyunan iki yoksulu büyük bir başarıyla oynuyorlar. Film, sinema alanında büyük tartışmalara yol açıyor. Filmi beğenip alkışlayan ne kadar sanatçı varsa bir o kadar da saldıran ve eleştiren var. Özellikle başroldeki karakterlerin filmde itilip kakılması, dayak yemesi, Yeşilçam klişelerine ters geliyor.

Bu tartışmalar ortasında “Umut” filmi yasaklamalara uğruyor. Yurt dışına çıkması ve festivallere katılması da engelleniyor. Kurtiz film için büyük bir savaşıma girişiyor ve onu kaçak yollarla yurt dışına çıkarıp dünya sinemasına sunmak üzere yollara düşüyor. Filmi var edenler ise ülke içinde yargılanmaya başlıyor.
Tuncel’in yeniden yurda dönüşü ancak 1974 affının çıkışından sonra olabiliyor. Yılmaz Güney’le yeniden film üretme düşleri kuran Kurtiz, onu parmaklıkların ardında buluyor. Güney mahpushaneden afla çıkmış, üç ay geçmeden Adana’nın Yumurtalık ilçesinde bir yargıcı öldürerek yeniden hapse düşmüştür.

umut_y-guney_senaryo_kitabi1978 yılında Kurtiz’le Güney’in yolları bir kez daha kesişir. Güney’in cezaevinde senaryosunu yazdığı “Sürü” filmi çekilecektir. Filmde bir aşiret reisi vardır. Yönetmen Zeki Ökten rol dağılımı için cezaevine gittiğinde bu rol için kimi düşündüğünü Güney’e soruyor. Onun yanıtı ise çok net; “ihtiyar”. Ökten o günlerde Kurtiz’in yurt dışında bir belgesel çektiğini duymuştur. Bunu aktardığında Güney “Hürriyet Gazetesi’ne bir ilan verin o gelir” diyor.

Kurtiz Güney’in kendisini bir film için aradığını duyduğunda belgesel çekimini yarım bırakıp ülkeye koşuyor. Cezaevinde karşılaşıyorlar. Çok fazla konuşamıyorlar. Ama bakışmalarında bir dolu hüzün dolanıp duruyor.

Sürü” filmi çok zorlu koşullarda çekiliyor. Ekonomik koşullar oldukça sorunlu. O günleri anımsayan bir set işçisi – Arap Bedo- “elimde bir on lira vardı eve bıraktım ve çıktım. Yılmaz Güney ve Tuncel Kurtiz yola düşmüştü. Bize gitmemek olmazdı” diye anlatıyor.

Kurtiz “Sürü” de sert ve acımasız aşiret ağasını büyük bir başarıyla oynuyor. “Umut” filminden bu yana bu toprağın insanını anlatma serüvenini başarıyla sürdürüyor.

Kurtiz ve Güney yerli bir sinema üretiyorlar ama Yeşilçam klişelerine karşı da acımasızca girişiyorlar. Kurtiz bir konuşmasında “biz gittiğimiz bölgenin atmosferini soludukça film bir yerden başlayıp bir başka yere doğru gidiyordu” diye anlatıyor.

Kurtiz karakteri var ederken politik bir bakış açısıyla rolü inşa ediyor. “Sürü” de oynadığı aşiret reisi Hamo Ağanın kadına bakışından, traktörü izleyişine, oğluyla ilişkilerine kadar her tutumunu sınıfsal bir yaklaşımla işleyen Kurtiz önümüze önemli bir oyunculuk modeli koyuyor.

Bu oyunculuk modelini 1974’te Tunç Okan’ın “Otobüs” filminde oynadığı yurt dışında iş arayan adamda, Erden Kıral’ın “Kanal” filmindeki Abuzer dayı, kendi yönettiği “Gül Hasan” filminde Gül Hasan ve Erden Kıral’ın “Bereketli Topraklar Üstünde” filmlerinde de görmek mümkün.

1983 yılında Kurtiz ve Güney bir film setinde son buluşmalarını yaşıyorlar. Yılmaz Güney cezaevini terk ederek yurt dışına çıkıyor. Paris’te “Duvar” filmini çekecektir. Güney filmdeki gardiyanlardan birini oynamak üzere Kurtiz’i arıyor. Kurtiz bir İsveçli yapımcı ile anlaşma yapmıştır. Ancak Güney’in kendisini çağırdığını duyunca Paris’e koşuyor.

Paris’te eski bir manastırda buluşuyorlar. Güney projeyi Kurtiz’e bir solukta anlatıyor. Kurtiz kendi rolünden çok Güney’in rolünü merak ediyor. Ancak Güney bu filmde oynamak istemiyor. Kurtiz’in tüm ısrarlarına rağmen bu büyük ikiliyi kamera karşısında görmek mümkün olmuyor. Kurtiz filmde her zaman oynadığı karakterlerin dışında mahkûmların dostu, iyi niyetli bir gardiyanı oynuyor.

Ertesi yıl Yılmaz Güney yaşamını yitiriyor. Bu ölüm Kurtiz’e çok ağır geliyor. Uzun bir süre kendini toparlayamıyor. Sürekli düşlerinde Yılmaz Güney’le konuşmalar yapıyor.
80’li yılların ilk yarısında Kurtiz, Alman ve İsveç yapımı bir dolu dizi ve filmde yer alıyor. 1986’da “Hiuch HaGdi” adlı İsrail yapımı bir filmde oynadığı rolle Berlin Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü alıyor.

80’li yıllarda Kurtiz’in yaptığı bir başka önemli çalışma da bir Hint destanını konu alan Peter Brook’un yönettiği “Mahabharata” oyunu oluyor. Çok uzun olan bir bölümün özeti sayılacak bir kitaptan uyarlanmış dünyanın en eski destanını, dünyanın birçok yerinden aktörlerle sergileyen ve beş buçuk saat süren bu oyunda Kurtiz “Sakhdi” rolüyle başarı kazanıyor.

90’lı yıllarda ülkesine yönelen Kurtiz, Tunca Yönder’in “Ağrı’ya Dönüş”, Barış Pirhasan’ın “Usta Beni Öldürsene”, Derviş Zaim’in “Tabutta Röveşata, Reis Çelik’in “Işıklar Sönmesin”, Mustafa Altıoklar’ın “İstanbul Kanatlarımın Altında” filmlerinde pek de çapına uymayan roller oynuyor.

hoscakal-yarınKurtiz’in bir mutsuz olduğu çalışma da Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının öyküsünün anlatıldığı “Hoşçakal Yarın” filmi oluyor. Filmde Denizlere idam veren sıkıyönetim mahkemesi başkanı Ali Elverdi’yi başarıyla oynayan Kurtiz, senaryo konusunda yönetmen Reis Çelik’le uzlaşamıyor. Buna rağmen 2003 yılında Çelik’le Doğu Anadolu’da kar ve buzun ortasında “İnat Hikayeleri” projesini çekmekten geri durmuyor. Bu filmin girişinde yaptığı anlatım uzun zaman dillerde dolaşıyor.

90’lı yıllarda Kurtiz’in içindeki eski sevdası tiyatro, yeniden kıpırdanmaya başlıyor. Gençlik yıllarından beri mırıldanıp durduğu Nazım’ın “Şeyh Bedreddin Destanı”nı sahnelemeye karar veriyor. Üniversite yıllarında Rus yönetmen Boleslavsky’den alıntılayarak yineleyip durduğu “Ritm bütün sanatların prensidir, tempo onun piç kardeşi” anlayışıyla bir reji yapmaya karar veriyor.

1991 yılında Almanya’da karşılaştığı oyuncu Yaman Okay’la denemeler yapmaya başlıyor. İlk denemelerde şiirin içindeki müziği aramaya koyuluyorlar. Ancak bir süre sonra provaları çıkmaza giriyor ve kalıyor. Ama Kurtiz, Beddreddin’den kopamıyor. Uzun süre kendi başına provalar ve çalışmalar yapıyor. Ardından kimi zaman yalnız başına, kimi zaman dansçılar eşliğinde, kimi zaman şarkıcı Sema Moritz eşliğinde barda, sokakta, sahnede “Şeyh Bedreddin Destanı”nı sergiliyor.

Oyununa sahne ararken Ferhan Şensoy’a başvuran Kurtiz ondan salonunu vermesini istiyor. Topluluğun oynamadığı pazartesi gününü Şensoy, Kurtiz’e tahsis ediyor. Ancak Kurtiz ısrarla ondan sözleşme yapmasını istiyor. Uzun çekişmelerin ardından iki maddelik bir sözleşme üzerinde uzlaşıyorlar. Birinci madde Tuncel Kurtiz pazartesi günleri Ses 1885 tiyatrosunda oyununu sergileyecektir. İkinci madde birinci maddede anlaşmazlık çıkarsa Tuncel Kurtiz ve Ferhan Şensoy dövüşeceklerdir!
Şensoy’la Kurtiz 1998 yılında “Çok Tuhaf Soruşturma” oyununda bir araya geldiler. Ses 1885 Tiyatrosu’nda sergilenen oyunda Kurtiz’in yanı sıra Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin, Baykal Kent, Levent Ünsal, Ali Çatalbaş, Parkan Özturan, Erkan Üçüncü, Özkan Aksu ve Saygın Delibaş da diğer rolleri paylaştılar.

Ticari yapımlarda Kurtiz dişine göre bir rol bulduğunda heyecanla oynamaktan geri durmadı. Bunlardan biri de Cemal Şan’ın senaryosunu yazdığı tv için yapılmış “Kumru” filmi. Burada Kore gazisi bir ayağı engelli bakkalı oynayan Kurtiz, olağanüstü oyunculuk örneklerinden birini sergiliyor.

1380274203_52_Tuncel-Kurti1zYaşamının son yıllarında Kurtiz’in bir dolu tv dizisi var. “Alacakaranlık”tan “Muhteşem Yüzyıl”a “Ezel” e bu diziler Kurtiz’i geniş yığınlarla tanıştırdı. Özellikle “Ezel” dizisinde canlandırdığı Ramiz dayı kısa sürede bir “halk kahramanı” haline geldi.

Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” filmi Kurtiz’in çok başarılı bir oyunculuk sergilediği son filmlerinden biri oldu. Almanya’da yaşayan bir işçi ve oğlunun yaşam öyküsünü işleyen filmde Kurtiz, Karadenizli işçiyi çok özel ayrıntılarına dek başarıyla sergiledi. Adamın yalnızlığı, fahişe bir kadınla yaşadığı evliliği ve kadını döverken öldürüşünü trajediye kaçmadan ince bir ustalıkla oynayan Kurtiz bu rolüyle üç sinema ödülü birden aldı.

Bu ülkede kendine “komünistim” diyen bir oyuncu yaşadı. Kimi zaman baskılara zulme karşı çıktı, kimi zaman uzaklara kaçtı. Hiçbir partiye, örgüte katılmadı. Sistem partilerine de yüz vermedi. Oyunculukta eşi görülmeyen denemelere girişti. Oyunculukta “zenaat” olarak da “sanat” olarak büyük başarı kazandı. Muhalif duruşundan ötürü sistem tarafından dışlandı. Bir uzun süre onu bilen bildi. Geniş kitlelerden yeterince ilgi görmedi. Son yıllarda tv dizilerinde ünlendikten sonra ülke halkı onu bağrına bastı. Toprağa verilirken toplanan on bin kişilik kalabalık da zaten bu sevgiyi yeterince ortaya koyuyor.

Tuncel Kurtiz’in elli yıl boyunca yaptığı oyunculuk önerileri oyunculuk yapacak herkese önemli birer önermedir.