Babam İstanbul’a ilk geldiğinde Şişli’de bir film seti görüyor. Bu set İstanbul’un Fethi filmine ait. Kendisine yabancı bir dünya ama görür görmez sinemanın sihri onu etkiliyor. Birçok işte çalışıyor iki yıl kadar. 14 eylül 1950 tarihinde tanıştığı İstanbul’un onu kabul etmesi için inşaat işçiliği, mandıra bekçiliği vb. işler yapıyor ama aklı bir kere takılmış sinemaya. Beyoğlu’na gidiyor, kravatsız, tıraşsız İstiklal caddesine girilmediğinden, ortama uygun vaziyet alıyor. Orhon Murat Arıburnu’nun yazıhanesine gidiyor bir şekilde. Babam sessiz biri, Arıburnu o dönemin en popüler sinemacılarından, bakıyor şirketinde bir genç, sağa sola yolluyor, alışveriş vs., dört beş gün bu böyle gidiyor. Arıburnu bir iş için dışarı çıkıyor, bir süre sonra telaşla geliyor mekanına, elinde gazeteye sarılmış bir paket, babama uzatıyor, al bu sende kalsın, ben gelene kadar, bekle beni diyor, sonra ekliyor adın neydi senin? Babam cevap veriyor. Hidayet. İyi Hidayet, dediğim gibi ben gelene kadar bu pakete sahip çık. Arıburnu çıkıyor gidiyor, bir gün, iki gün, üç gün ortalıkta yok. Babam bekliyor, üstünde parası yok, yiyecek içecekte alamıyor, musluktaki terkos suyu ile idare ediyor. Üçüncü günün sonunda Arıburnu geliyor, bakıyor babam iyice çökmüş, Oğlum Hidayet bu ne hal diyor, siz dediniz bende bekledim, paramda yoktu, bir şey alıp yiyemedim. Arıburnu kızgınlıkla gazeteye sarılı paketi açıyor, silme para dolu, oğlum hiç mi merak edip bakmadın, bak burada kaç para var. Alıp niye doyurmadın karnını. Orhon amca, çekeceği film için işletmeciden aldığı avansı olduğu gibi emanet etmiş babama ve kendisi mekan bakmaya gitmiş. Böylece ebedi dostlukları başlamış. (Bu hikayeyi bizzat Orhon amca bize anlatırdı, bu hayatta çok dürüstlük salaklık diye de eklerdi) Mekanları cennet olsun
Arap Celal vardı bir zamanlar, aşığı ile yakaladığı karısını ve aşığını kesen, hapisten çıkınca yeşilçama gelip, oyuncu olarak kalan sempatik bir ağabeyimizdi. Behçet Nacarın platosunu himaye ederdi, kiraya verdiğinde başında dururdu. Yine Behçet ağabeyin platosunda çalışılan bir günde iş sarkıyordu, ne yapalım ne edelim Celal ağabeyi mızmızlandırmayalım diye düşünürken, Arap Celal gürledi hadi.artık saat aştı toparlanın yavaş yavaş. Yönetmen, Celal abi idare et, sana bir sakal atarım dedi ama Celal abi, beni kesmez dedi, ne istiyorsun diye sorulduğunda, beni pavyona gelen Arap şeyhi oynatmadın mı? Karıyı masaya da oturttuk, bunun yatak sahnesi olmaz mı? Karar verildi soft bir yatak sahnesi çekilecek, durum idare edilecekti. Behçetin platoda yatak odasına geçildi, Celal abi kıyafetleriyle uzandı yatağa, kız gelecek, hacı baba bana ne aldın bakayım diyecek biraz oynaştıktan sonra sahne bitecek, Dinçer abi söylene söylene kamerayı kurdu, ışık hazırlandı, hadi kızı çağırın bir ışık provası yapalım dedi, kızda o sıra meşgul, dediler Enis geçte sen yap provayı. Enis (rahmetli ışık şefi Sıtkı Enis Özaydın) kırıtarak Celal abinin yanına yaklaştı. Hacı baba, hacı baba bana ne aldın bakayım, deyip Celal abinin kucağına oturdu, Celal abi feryat figan, ananın a.ını aldım, siktirin gidin diye fırladı uzandığı yerden, Enisi odanın içinde bir taraftan kovalıyor, bir taraftan da küfrün bini bir para.
1973 yılı Uğraş Ölümden Ötesi Yok filminden bir kare. Bu film için doldurduğumuz plak, yıllar sonra bir filmde kullanıldı. İsmimizi telaffuz edip teşekkür bile etmeyen filmin yapımcısı aradığımızda yanında çalıştırdığı ukala ve cahil birine yönlendirdi, niye böyle yaptınız diye sorduğumuzda bir dayak yemediğimiz kaldı. Ama bu tip insanlarla mücadeleden yılmayacağız.
Ertem Eğilmez’in Canım Kardeşim filmi, en sevdiğim filmlerden biridir. Dün star tv’de gördüğümde yine ekrana kilitledi beni. Bir meyhane sahnesi vardı, Halit’in annesini gördüğü yer, o sahnede Halit’in annesinin hayat kadını olduğunu anlar izleyen. Baktım sahne kökten makaslanmış, belki de filmin en can alıcı yerlerinden biri. Bu sansürü kim yapıyor? İzleyiciye bu saygısızlığı yapmaya kimin hakkı var? Gizliden gizliye bir sansür varda bizim haberimiz mi yok. En ağır sansür şartlarında sansürden geçmiş bir film Canım Kardeşim. Film tam 43 yaşında, demek 43 yıldan daha geri gittik, sansür anlamında.Kimsenin sesi çıkmaz mı bu duruma, çok bilen sinema eleştirmenleri neden susarsınız? Filmin üreticileri neden sesiniz çıkmaz?
Yıl 1981 yada 82, babamın eski bir yapımcı arkadaşı, seks furyasında ara verdiği sinemaya tekrar geri dönmüş, babamla karşılaşmışlar Yeşilçam sokağında ( o zamanlar iletişim kolay değil, telefon her ev yok, telefona yazılıp bağlanmasını beklemek yıllar sürüyor, onun için film piyasasında insanlar birilerini görmek istiyorsa oraları kolaçan etmek zorunda) yeni yazıhane tutmuş ve film çekecek, babamı çağırmış şirketine, randevulaşmışlar. Babam beni de aldı yanına istiklal caddesinde meşhur müzik ürünleri satan bir yer var, o hanın dördüncü katında. Kim bu adam dedim babama. Murat Akovalıgil dedi heyecanla, adam piyasadan giderken de bütün filmleri babamın şirketi adına devretmiş, babam piyasanın emin kişilerinden olduğundan bir çok kişi şirketini kapatınca filmlerini babama satmış gibi gösterip, onun muhafazasına bırakırdı. Yazıhaneye çıktık, uzun boylu, yakışıklı beyaz saçlı bir amca oturuyor, hemen kalktı babamı kucakladı, bende elini öptüm. Hemen karşısında biri oturuyor, bir an Tony Curtis zannettim, üç gün önce bazıları sıcak sever filmini izlemiştim televizyonda, çok şaşırdım, babam nasılsın Erdo deyince, O da Türkçe, iyiyim Hidayet, sen nasılsın diye yapıştırınca şaşkınlığım daha da arttı. Üçlü derin bir konuşmaya daldı, ben yokmuş gibiydim, arada sırada bana da laf atıyorlardı o kadar. Murat Akovalıgil, Çelik Mezar diye bir film çekecek, Güngör Bayrak, Salih Güney o zamanlar meşhur onlar oynayacak, ama hikaye çift jöndamlı, bir kız var dedi yapımcı, çok güzel, daha 18 yaşında Türkiye güzeli ama evli olduğu çıkmış ortaya tacı elinden alınmış birde çocuğu varmış, onu koyacağım başrole adı Hülya Avşar. Babama fotolarını gösterdi, babam güzel kız, iş yapar dedi. Hidayet, senaryo ellerinden öper, bir düzelti ver diye, uzattı elle yazılmış bir kaç deste kağıdı. Sonra yemekler söylendi, güzel bir ziyafet çekti bize Akovalıgil. Hülya Avşarı gazete yarışmasına sokan, magazinci gazeteci geldi daha sonra, yanılmıyorsam Şemsi Sılkımdı, Hülya ile ilgili teferruatı konuştular, böylece Hülya Avşarın sinemaya ve gösteri dünyasına ilk adımının dolaylı olarak da olsa tanığı olmuş oldum. Erdo Vatan, Babam, Şemsi Sılkım rahmetli oldular, yaşıyorsa Murat Akovalıgil’e uzun ömürler.
Türkiye’nin en ünlü ünsüzü kimdir diye sorsalar, ilk beşe girecek olanlardan biridir Recep Bülbülses. Yıllarca kaset kaset diye kendini yiyip bitirdikten sonra, Nuri Tek, onun bu hayalini gerçekleştirmişti, daha sonra ne oldu kasetin akıbeti bilmiyorum tabi. Bizim Meçhule Gidenler dizisinde genelev çaçası rolü vardı tabi ilk akla gelen isim oydu onu oynattık sonra uzun süre ara verdik tekrar çekimlere başladığımızda bir altı yedi ay üstünden geçmişti ve sahnenin devamı vardı. Recep yine lazımdı ancak yer yarılıp içine girmişti. Telefonu iptal, takıldığı yerlerde de bulunamıyordu. İki kişi Beyoğlu’na, iki kişi İMÇ çarşısına yollamama rağmen izine ulaşılmıyordu. Sette Kumburgaz’da, ben sürekli sahneyi sallıyorum Recebi buluruz umuduyla. Kuaför Hakan’ın dükkanında çekim vardı, bitirdik, ışıklar toplanıyor, servis bizi caddenin karşısından alacak, geçtim karşıya baktım ganyan bayisinin önündeyim, küçük bir altılı yapayım diye girdim içeri. Programa bakarken bir kahkaha duydum, dedim bu tanıdık bir seda ama dedim herhalde halüsinasyon görüyorum. Kafamı kaldırmadım, iki üç dakika baktım tepemde biri,” Bilent, ne işin var senin burada” diyor. Ne göreyim sırıtarak karşımda bülbülses duruyor, hani derler ya gökte ararken yerde bulmak. “Film çekmiyor musun? çekte oynayalım biraz” diye girdi lafa. Lan oğlum dedim çekmez miyim? oynatmaz mıyım? Meğer Kumburgaz’da bir otelde şarkı söylüyormuş akşamları, burnumuzun dibindeyken biz onu yüz kilometre ötelerde arıyorduk.
Türk sineması denilince adı akla ilk gelen isimlerden biridir Yılmaz Güney. Babamın film yazıhanelerinde sandalyeleri yan yana koyarak, birlikte sabah ettiği, bir ekmeği ortadan bölüp paylaştığı garibanlık arkadaşı. Tütün zamanı adlı filmde babam tavsiye ediyor oyuncu olarak, Arıburnu ve Süreyya Duru’ya. O filmin baş rol kadın oyuncusu Cavidan Dora yüzünden araları açılıyor, eski sıcaklıkları olmuyor geçen yıllarda. Yani bir fettan kadın iki genç arkadaşı birbirine düşürüyor kısacası. Yurt dışına kaçtıktan sonra, bizim ofisi sıkça arardı ben İsveçten Selim derdi, telefonun ucunda o olduğunu bilirdim ama uzatmaz babamı verirdim ya da ofisteyse Selahattin Azizoğlu’na. 12 eylül ihtilali sonrası, kaçışı ile bütün filmleri yasaklanmış. Piyasada ne kadar onunla ilgili negatif, pozitif var yapımcılar, işletmeciler, sinemacılar tarafından ya polise teslim ediliyor, ya da imha ediliyor. Saklamaya çalışan polis, jandarma tarafından suçüstü yapıldığında ağır işkencelere, eziyetlere maruz kalıyor. Herkeste bir korku hakim. O dönem bizde Yılmaz Güney’in, Güney Film’in sahibi rahmetli Selahattin Azizoğlu’na ait olan filmlerini işletiyoruz. Birçok film kopyası elimizde. Bu da yetmiyormuş gibi o süreçte Almanya video hakları için negatifleri telesine sonrası bizim yazıhaneye bıraktıkları için, on, on iki kadar film negatifi de bizde. Birçok önemli filmi var içinde. Vurguncular, İbret, Bir Gün Mutlaka, Pire Nuri, Bir Çirkin Adam gibi. Bir baskın yesek hepimiz perişanız. Depoya koysak, depolar sıkça basılıyor. Birde bizim ofis Beyoğlu karakolunun hemen yanı başında. Haftada iki üç, karakolda görevli komiser, polis vs. bizim şirkette babam onlara çiğ köfte, kebap, rakı organizasyonu yapıyor. Boş negatif, pozitif kutuları bulduk. Bütün kutuları yeniledik, üzerilerine bizim çektiğimiz filmlerin isimlerini etiketleyip yazdık. Genişçe bir oturma odası vardı, tam ortasına yığdık materyalleri. Yığıntının üzerine yemek sofrası düzeneği oluşturduk, Genişçe yuvarlak bir masayı sabitledik. Gene haftada iki üç gün, polisler çiğ köfte partilerine gittiler geldiler, rakılar açıldı, mezeler saçıldı negatiflerin, pozitiflerin üstünde, sazıyla sözüyle gelen ünlü türkücüler vardı, Emin Turgay, Mehmet Bozdoğan, Seyfettin Tomakin gibi onlar söyledi, hep beraber içkiler içildi ve böylece o nadide film materyallerini koruduk. Ortalık düzeldiğinde tekrar sahiplerine iade ettik.
2000 senesi Reşat Nuri Güntekin’in Akşam Güneşi adlı romanını TRT kanalına beş bölümlük dizi olarak uyarlıyoruz. Serdar Gökhan, Pelin Batu, Sumru Yavrucuk başrollerde . Yönetmen Yılmaz Atadeniz. Aylardan kasım ve bir sahne gereği, Pelin Batu denizin ortasında kayıktan suya düşecek. Yılmaz abiye dedim abi suya atmadan bir formül bulabilir miyiz, malum bu mevsimde kızı suya atarsak hasta edebiliriz, kızın yapısı da narin. Olmaaaaaz dedi, suya atacağım. Baktık Nuh diyor peygamber demiyor kızı bu sıkıntıdan korumak için çareler aramaya başladık. Kostümüne baktık, altına koruyucu bir kıyafet giymeye uygun. O zamana göre çok ciddi para verip dalgıç kostümü aldık, bu Pelin’i bir nebze olsun koruyacak. Dağcıların soğuktan sakınmak için kullandıkları bir merhem bulduk, bu da dayanıklılık olarak katkı verecek. Sete malzemeleri teslim ettik. Sahne çekilsin diye bekliyoruz, bir kaç gün geçti, Yılmaz abiyle karşılaştım abi ne yaptın Pelin’in sahnesini, o meşhur gülümsemesiyle cevapladı çektim bitti bile, nasıl sorun olmadı değil mi dedim. Suya atmadan hallettim dedi ve yürüdü gitti. Bizde bir bardak suda yarattığımız fırtına ile kaldık. Yılmaz ağabeyime hayırlı ve sağlıklı bir ömür diliyorum, Allah başımızdan eksik etmesin. Hayri Çölaşan o gün itfaiye geldi yağmur yağdırdık. şimşek efekti yaptık. deniz üzerine sis verdik. yoğun bir sis etrafı kapladı. sis belli olsun diye de sandala jeneratör ve 4000w HMI koyduk açıklardan kontr ışık yaptık. kız sandala bindi denize açıldı. ileriye derine gidip atlayacak. ama sis yoğun ve efekti çok güzeldi. sis içinde kayboldu. yılmaz abi sahne finalinde kızın atlamasına gerek yok siste kaybolması yeterli dedi ve pelin donmaktan kurtuldu. o güne ait set resimleri var. bir ara gönderirim.
80 li yıllarda Almanya video piyasası ile canlanan Yeşilçam, Türkiye’de de videonun yaygınlaşması ile bayağı bir ivme kazanmıştı, Almancı birkaç film ağası vardı, adamlar Gazeteci Erol Dernek sokağın ucunda gözüktüğünde etrafına yoğun bir kalabalık toplanırdı. Bir iki film yapıp, piyasada var olma peşindeydi sinemacılar. Büyük firmalar paket olarak işi alıp, taşeron yapımcılara işi ihale ederdi genelde. Bana şunu ayarla çek, şimdi ben yapımcı gözükürsem anasının nikahını ister vs. gibi mantıklar yürütülürdü. Genelde bu taşeronlar eski prodüksiyon amirlerinden oluşurdu. Patron 10 liraya anlaşma imzalamışsa, 6 lirasını buna verir, oda 3 liraya çıkarıp üstünden kar etmeye çalışırdı. Ve genellikle filmler, zayıf prodüksiyonla kötü çıkardı. Ekibin parasını düzgün dağıtmazlardı, ya eksik yada hiç para vermeden işi bitirmeye çalışırlardı . İşlerini bol vaat, tatlı dille hallettirme konusunda oldukça becerikliydiler. Bende o dönem kurguda alternatifi az olan biri olduğum için, bu vatandaşlardan nasibimi fazlasıyla aldım. İş yapıp birde paramızın peşinde koşuyorduk. Sen bitir, Almanya kopyası teslim eder etmez, paranı neredeysen oraya getireceğim, söz. Laflarını sıkça duyduk. Tabi film bizden çıkınca geçmiş olsun. Çantacı yapımcıyı bir kaç ay görme şansımız kalmıyordu. Öyle cep telefonu falanda yok. Bu vatandaşlara işi ihale edenlere gittiğimizde de, aa Bülentçiğim ben ona parayı verdim, o ekibine dağıtmış dağıtmamış beni ilgilendirmez, bakardım dövüş danışıklı uzatmazdım, canınız sağ olsun der yürürdüm. Ve bu özensiz ticaret mantığı Yeşilçam’ın sonunu hazırladı. Piyasa ellerinden uçtu gitti.
Babamın çektiği 2 filmden hatırladığım Kudret Şandra. Zamanın ünlü dans hocası. Yılan dansının öncüsü. Hiç unutmam sete giderken Cihangirde bir evden alıyorduk onu. Kaprisli bir şekilde aşağı iniyor, oldukça söyleniyordu, tabi söylenmeleri esprili idi. Setteyken babamın sipariş ettiği negatiflerin geldiği haberi ulaşmıştı, tabi o zamanlar negatif altın gibi, babam sete ara verip negatifleri almaya gitmişti. Mekan Kurtuluşta Yasemin’in köşkü. Beni sette bırakmıştı babam, orada olduğumu unutup bir iki kişi babamın arkasından atıp tutmaya başladı, bende küçüğüm, onların laflarından etkilendim, gözlerim dolmuş, bu fark etti, bana sarıldı, gözlerimi sildi, dedikodu yapanlara dikilerek,” ulan birde sakalınız bıyığınız var ortalıkta dolaşırsınız adam diye, lafa gelince ben ibne siz delikanlı, ama karşısında iki büklüm olduğunuz adamın arkasından sallıyorsunuz utanmadan, bak çocuğu burada onun üzülebileceğini hiç düşünmüyorsunuz” Bu mertliğini hiç unutamam. Yaşıyorsa hayırlı ömürler diliyorum.
Türk sinemasında hatırlanmayan, unutulmuş trajik bir olay yaşanır 1994 yılı sonunda. Yolların buzlu ve kaygan olduğu bir günde Edirne’ye film çekimi için çıkan ekibin aracı yolda otobanda arızalanır, ekip minibüsten iner, aniden karşıdan onlara doğru kayarak gelmekte olan bir tır fark edilir. Tır onları biçecek şekilde yol alırken, renkli kişiliği ile tanınan, limon lafına bile tiki olan setçi Şenol paniklenir, Tır üstümüze geliyor, aşağı atlayalım kurtaralım kendimizi der, onun bu paniğine kameraman Ahmet Gürkonak’ta katılır, ikili kendilerini oldukça yüksek olan viyadükten aşağı bırakırlar ve oracıkta can verirler. Tır minibüse yakın düzelir ve aracı teğet geçerek yoluna devam eder, ekip tekrar toparlanıp arabaya binerken, bir sessizlik fark ederler, en çok konuşan Şenol’un sesi çıkmamaktadır. Bakarlar Şenol yok, daha sonra setin en sessizi Ahmet Gürkonağında olmadığını fark ederler. Aranırlar ortalıkta yokturlar, görüntü yönetmeni Serdar Servidal olayın vahametini anlar, hemen minibüsten bir lamba indirir ve viyadüğe doğru tutarlar, iki sinema emekçisi cansız yatmaktadır. Mekanları cennet olsun.






