HALİT REFİĞ İLE TÜRK SİNEMASI ÜZERİNE

1
1261

Daha önce bir yazısı ile Blogumuza konuk olan Lüzumsuz Adam‘ın Halit Refiğ ile yaptığı bir söyleşiyi sinematikte bizimle paylaşıyor. Aslında işin ilginci yine blogumuz yazarı Fraudoll, yazarı olduğu Cinemascope dergisinin bu sayısında Halit Refiğ ile bir söyleşi yapmıştı.

HALİT REFİĞ İLE TÜRK SİNEMASI ÜZERİNE

Okumakta olduğum üniversitede Türk Sineması üzerine yapılan tartışmaların alevlendiği günlerden birinde,Oğuz Atay sempozyumunda tanıştığım ve ev numarasını aldığım Halit Refiğ ile söyleşi yapma kararı aldım ve kendisi aradım. Telefonda derdimi anlattığım sıralarda “Hay Yaşa,hay yaşa” diye gülümseyerek bana destek olmasının yanında, söyleşi isteğimi kabul etti ve kendisinin Fındıklı’daki evine gittim. Daha önce verdiği bir randevusu dolayısıyla kısa ama beni fazlasıyla tatmin eden bir söyleşi yaptım kendisi ile…

Lüzumsuz Adam – Sizce Türk Sineması var mıdır?(Vereceği cevabı bildiğim ama kendimi tutamadığım için küçük bir girizgahın ardından hemen ana meseleye geliyorum)

Halit Refiğ -Şimdi asıl iş temel meselede. Türk Sineması’nın varlığı yokluğu, temel bir meselenin özel bir kısmı olabilir. Ulusal Sinema kitabımın başlarında, sinema meselelerine girmeden önce batının Türk sanatı üzerindeki düşüncelerine yer vermiştim. Batı’ya göre “” yoktur. Var olan Türk sinemasından da habersiz görünmeyi tercih ederler. Batı ile Haçlı seferlerine dayanan bir çatışma vardır. Bugün bile devam etmektedir. Bizim aydınlarımızın büyük bir kısmı sinema için de sinema dışında da bilginin kaynağı olarak “batıyı” görürler. Romanda, müzikte ,tiyatroda hep batıyı kriter olarak alırlar. Sinemada da böyledir. Batının temel düşüncelerine karşıt olan bir eser varsa onu eserden saymazlar. Bu yeni bir durum değil. Bu Türkiye’nin batılılaşmaya çabaladığı tarihten beri süre gelen bir durum. Bizim bu durumda atacağımız ilk adım, Türk Sineması’nın varlığını kabul edip onun varlığından yola çıkarak yürümeye devam etmek. Devlet eğer “ulusal bir kültür politikası”na sahip değilse, milli eğitim denilen sistem “milli” değilse, devlet eğitimi yeniden “millileştirme” çabasına girmezse, ulusallık bilinci taşıyan insanların, bu bilinci taşımayan insanlar karşısında yapacağı pek bir şey yoktur. Başka türlü düşünenler,bu düşüncelerine sadık kalmaya ve öyle yaşamakta özgürdürler. Ben kendi adıma böyle yapmaya çalıştım.Şu konuştuğumuz an için de bundan pişmanlık asla duymuyorum.

L.A.-Biz mesela sadece ilk senemizde Türk dili dersi gördük. İmla kurallarını,“de”yi,“da”yı ayıramayan insanlar var. Şimdiki senemizde de sadece iki saatlik bir Türk Sineması dersi var. Aynı durumla karşı karşıyayız. Türk Sineması hakkında da hiçbir fikri olmayan insanlar var. Sizce bu ders ilk seneden itibaren verilse nasıl olurdu?

H.R.-E****** kardeşim ben fikrimi genel bir kapsamda ifade etim. Bugün Türkiye cumhuriyetinin bir ulusal kültür politikası yok. Bugün devlet kadroları farkı düşünseler dahi tek düşünceleri var “Avrupa birliğine nasıl üye oluruz?”. Hal böyle olunca Türkiye’de eğitim Avrupa eğitim kurumları ile aynı kriterlere göre düzenleniyor. Bunun yanı sıra,çok acı başka bir şey; Türkiye’de savunma da milli savunma olmaktan çıktı, her ne kadar bakanlığın adı milli savunma bakanlığı ise de aynı şekilde milli eğitim bakanlığının da adı her ne kadar milli eğitim bakanlığı ise de,eğitimin de savunmanın da ne kadar milli olduğunu sen tahmin ediyorsundur. Maalesef acıdır ki adı milli olan, savunma sistemimiz,“Nato” ittifakı içindedir ve kendi milli çıkarlarından çok bağlı olduğu “Nato” yani Kuzey Atlantik ülkelerinin savunmasına göre savunma sistemini düzenlemektedir. Bu yüzdendir ki,yıllardır süren terör olaylarında sonuca varılamıyor. Neden? Orada sonuca gitmeye kalktığın taktirde ittifakın içindeki ülkelerle çatışma içine gidiyorsun. Açık konuşmak gerekirse terörün bir numaralı savunucusu Amerika iki numaralı savunucusu da Avrupa Birliği. Kürt meselesi Amerikalıların ve Avrupalıların meselesi. Kendilerine bir köprübaşı kurmak istiyorlar. Sadece senin kendini savunmana izin veriyorlar. Şimdi hal böyle iken, Türkiye’de milli kültür meselelerinin de çıkmaza girmesine şaşmamak lazım. Biz bütün milli hislerimizi maalesef ki sadece maçlara saklıyoruz. Siyasete girince iş değişiveriyor. Bizim tek amacımız batıya nasıl şirin görünebiliriz. Oradan bir ödül alınınca kıyamet kopuyor dünyaya Avrupa’ya açıldık diye. Söylemek istediğim mesele daha büyük. Senle biz karşılıklı daha farklı şeyler konuşuyoruz ama şu anda tüm sanat camiası tek kurtuluşun batıdan geleceğine inanıyor.

L.A.– (Bir sorup bin ah işitiyorum çünkü bu konularda yeterince dolu ve ömrünü bunun mücadelesine harcamış.Konuyu toparlayıp,Türk Sinemasına getiriyorum.)
Tekrar soracak olursam Türk Sineması var mıdır? Varsa onu oluşturan etmenler nelerdir?

H.R.-(Ben gelmeden masasında hazırlamış olduğu “5555 Afişte Türk Sinema” adlı kitabı elime tutuşturuveriyor gülümseyerek)
Al bakalım taşıyabilecek misin tek elinle? Birincisi,bunu üniversite kitaplığına aldırmaya bak. (Var oluğunu söylüyorum) Hah…Bu temel kitap. İkincisi Türk Sineması, dünya sinema tarihinin kendine mahsus nevi şahsına münhasır bir oluşumdur. Çünkü dünyada sinema genelde iki şekilde var olmuştur. Ya büyük sermaye ,ya da devlet. Türkiye’de sinema bu ikisi olmadan -çünkü büyük sermaye yok, devletin TRT yayına başlayana kadar, yani 1974’e kadar sinemayla alakası yok- var oldu. Yani Türkiye’de sinemanın oluşması bir mucize. Türkiye’de yılda 20 film yapmaya sermaye var ama, 200-300 film yapacak sermaye yok. İşte dünya sinema tarihinde eşi örneği bulunmayan bir durum. Nasıl oluyor bu? Seyirci kredisi ile oluyor. Türkiye’de 60lı yıllardan itibaren filmler bonolarla yapıldı yani sermaye veya nakit para ile değil. Bono nedir? Bu film bittiği zaman bunu gösterecek bir sinema vardı, seyirci vardı, bu filmi izleyecek seyircinin bilet paraları ile de filmde çalışanların parası verilirdi. Bu durumun dünya sinemasında başka bir örneği yoktur. Bu halkın ortak manevi değerlerinden kaynaklanıyor. Üretim olarak,Türk Sineması Amerikan ve Hindistan sinemasından sonra 3. büyük üreticiydi. Sermaye olmadan, devlet desteği olmadan hemde. Bugün dünyada kendi ülkesinde kendi filmleri Amerikan filmlerinden daha çok seyirci toplayan dünyada iki ülke var,biri Hindistan birisi Türkiye. Şimdi bu hakikatler varken,“Türk Sineması var mıdır,yok mudur?” diye soranların yanağından bir makas alır geçersin (bir hayli gülüyor).

L.A.-Şimdi bir 5555 afişte Türk Sineması diye bir kitap var, bir de 100 filmde Türk Sineması kitabı var.Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

H.R.-Bu mutlaka üstünde düşünülmesi gereken bir şey mutlaka. Şimdi daha farklı ama eskiden,televizyon öncesi dönemde Türkiye’de var olan sermaye çok azdı ve buna rağmen 300 film dahi üretilen yıllar var. Seyircinin talebi üzerine artıyor film sayısı ve bu dünya sinema tarihinde başka eşi benzeri olmayan bir durum.

L.A.-Peki çok film üretmek,bir ülke sinemasının varlığı için geçerli bir sebep midir?

H.R.-Şimdi şöyle söyleyelim. Türkiye’de çekilen binlerce filmin hepsinin aynı karakterde olması beklenemez. Bu filmler zaten yapılırken belirli hedef kitlelerine göre yapılırdı. Şimdi burada esas olan şu; Türk Sineması’nın esas dayanağı “aile seyirciydi”. Aile seyircisi Türkan Şoray’ın, Zeki Müren’in, lya Koçyiğit’in filmlerini seyrediyordu. O filmler filmi izleyen ailenin ve Türk toplumunun ortak manevi değerlerine hitap eden filmler. Yabancı kaynaklardan uyarlananlar da dahil. Bu yabancı uyarlamalar bildiğin üzere birebir yapılmıyor. Türk toplumunun değerlerine göre uyarlanarak çekiliyordu uyarlama filmler de. Bir de sinema işletmeciliğine gelelim. Şimdi Yeşilçam’da en ağırlıklı sinema bölgesi İstanbul’du. İstanbul ve çevresi (Bursa,Adapazarı, Edirne) gibi bölgelerin tercih ettiği filmlerle Karadeniz, Güney Anadolu bölgelerinin beğenileri farklıydı. Mesela Karadeniz bölgesinde ağırlıklı olarak macera filmleri seyredilirken, İstanbul’da daha çok aşk ve aile filmleri seyredilirdi. Ve Adana bölgesi dediğimiz, Güney Anadolu bölgesinde daha çok avantür-macera filmleri seyredilirdi. Şimdi bu şekilde çekilen ve bölgelere yollanan filmler ayrıydı bizlerin çektiği kişisel filmler ayrı. Mesela şöyle örneklendirmek gerekirse,yapımcı bana derdi ki,mesela bir adet “Karakolda Ayna Var” çek bir tane daha komedi ya da aşk filmi çek ben senin istediğin filmini finanse edeyim. Böylece ben iki tane yapımcının istediği filmi çektikten sonra –tabii iş yapması gerekli bu filmlerin-,kendi istediğim filmi çekiyordum. Gurbet Kuşları böyle çekildi ve şansıma o da iş yaptı,ama Haremde Dört Kadın için onu söyleyemem (gülüyor).O film istediğim işi yapamayınca o yapımcı ile yollarımızı ayırdık (gülüyor). Toparlayacak olursam çok film çekiliyordu ama nitelikli filmler de yapılıyordu sinemamızda.

Söyleşimizi burada bitiripUlusal Sinema adına konuşuyoruz. Zamanımız dar olduğundan “sonra devam ederiz” diyor ama küçük sorularımı da büyük bir nezaketle yanıtlıyor. Ulusal Sinema kavgasında beyin takımının Lütfi Ö. Akad, Metin Erksan ve kendisi olduğunu bunun yanında bir de gurubun “kavgacı ve dış sorulara muhatap, açıklayıcı kişisi” sıfatını üstlendiğinden bahsediyor. “Peki ya Atıf Yılmaz” diyorum, “O da bizimle aynı fikri savunurdu ama film çekmekten vakit bulup toplantılarımıza gelemiyordu” diyip basıyor kahkahayı. Asıl kahkahayı ise son sorduğum soruda patlatıyor. “Birbirinizi eleştirir miydiniz? Mesela Metin Erksan sizin filmlerinizi ya da Lütfi Akad’ın filmlerini beğenir miydi?”diye sorunca “O kendi filmleri dışında kimsesin filmini sevmez” diyor ve bir kez daha kahkahayı basıyordu.

Yukarıda bahsettiğim gibi,daha önce başka birisine verdiği bir sözü olduğundan söyleşimizi yarıda kesiyoruz ve yakın zamanda bir kez daha görüşmek üzere anlaşıp evinden ayrılıyorum ustanın.

Sinematik için yazan ve paylaşan: Lüzumsuz Adam