Yol Ayrımı (Yavuz Turgul, 2017)

1
1458

Muhtemelen okuldan firar etmiş kızlı erkekli dört-beş liseli, yeni evli oldukları her hâllerinden belli olan genç bir çift, küçük kızını da getirmiş genç bir anne, cır cır konuşan iki yaşlı teyze, sürekli tespih sallayan ihtiyar bir dayı ve benim gibi belli belirsiz birkaç siluet. Türkiye’de böyle kırk benzemezden mürekkep bir kalabalığı aynı anda aynı yere toplayıp uzunca bir süre bir arada tutabilecek sadece üç şey vardır: Bir toplu taşıma aracı, bir merasim ya da bir Şener Şen filmi.

Önce lafı fazla uzatmadan son söyleyeceğim şeyi ilk başta söyleyeyim. Yol Ayrımı (2017), Yavuz Turgul – Şener Şener ikilisinin “Eşkıya”dan (1996) bu yana çektiği en iyi, en dolu ve en politik film. İyi ki böyle bir film çekmişler ve iyi ki ben de izlemişim, o nedenle herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Eksikleri var mı var, az da değil, çekinmeden onları da yazacağım ama karşımızda (biraz didaktik de olsa) hayata, insana ve üretim ilişkilerine dair sözleri olan, gerçekten seyretmeye değer pozitif bir film var. Özlemişiz böyle suya sabuna dokunmaktan çekinmeyen ana akım filmleri. Hadi başlayalım.

Şener Şen kariyerinin ilk ve orta döneminde “kötü adam”ı oynadığı pek çok role imza attı. Tıpkı babası Ali Şen gibi, kötü adamların insani yönlerini de sergilemeyi unutmayan çok boyutlu performanslar ortaya koydu, o nedenle onun canlandırdığı bir “kötü adam”a ister istemez bir yakınlık duydu insanlar. Bilhassa komedi filmlerindeki tiplemeleri neredeyse hayranlık uyandıracak kadar renkli ve canlıydı. Yol Ayrımı filmini Şener Şen’in başrol filmografisinde belirgin ölçüde farklı bir noktaya taşıyan en önemli özellik, kaza sahnesine kadar canlandırdığı karakterin (Mazhar Kozanlı) seyircide zerre kadar yakınlık uyandırmayan biri olması. Aslında “Eşkıya”nın Baran’ı veya “Kabadayı”nın Ali Osman’ı, değişim geçirmeden önce (eşkıyalık/kabadayılık yaptıkları yıllarda yani) muhtemelen Mazhar gibi insanlardı. Yani seçtiği yaşamın acımasız kodlarına (gerekliliklerine) sıkı sıkıya bağlı, arkasında bolca kan ve gözyaşı bıraktığı belli olan ve bunun da bal gibi farkında olan suçlulardır onlar. Biz Baran ve Ali Osman’ın belirli prensiplere hayatları boyunca sadık kaldıkları varsayımıyla “ilkeli” ve “dürüst” olduklarını düşünüyorduk ama içten içe geçmişte ne biçim biri olduklarını merak ediyorduk. Kimlerin canını yaktılar, kimi nasıl üzdüler ve mağdur ettiler acaba diye kendi kendimize soruyorduk. “Yol Ayrımı”nın Mazhar’ında ilk kez bir Yavuz Turgul başkahramanı son derece gaddar bir profille karşımıza çıkıyor. Aslında Yavuz Turgul Sineması’ndaki bütün Şener Şen karakterleri yol ayrımındadır ama onlar iyiyi, güzeli, doğruyu seçmeden önce de öyledirler, sadece bir kararsızlık yaşarlar hepsi o, burada ise durum taban tabana zıt. Mazhar, ama öyle ama böyle yanlış bir hayat sürmüş, kaba, kötü ve çirkin bir adam. Turgul’un bu riskli tercihine bayıldım.

Mazhar, sırf çorbasından taş çıktı diye yıllardır orada çalıştığını düşündüğümüz aşçısını gözünü kırpmadan kovacak kadar acımasız biridir. Kararlarını kimseye sorgulatmadan alan, kararlı, disiplinli, işkolik (ona “çalışkan” denmez), her şeyin en iyisini ben biliyorum havası çalan, dediğim dedik bir tip. Zamanla kan ve gözyaşı üzerine kurulduğunu anladığımız bir imparatorluğun bir numaralı ismi. Şimdi siz hayatınız boyunca böyle biriyle hiç karşı karşıya kalmadıysanız belki böyle birileri hiç var olmamıştır diye düşünüyor olabilirsiniz ama ben bu tip insanlar tanıdım. O nedenle Yavuz Turgul, Mazhar’ın acımasız yönünü gözler önüne sererken ve insanlıktan nasibini almamış repliklerini ardı ardına sıralarken (“Endişelenmeli miyim?”, “Burada bisiklet istemiyorum”, “Böyle yaparsan seninle çalışamayız” vb.) bir saniyeliğine olsun inandırıcılık sorunu yaşamadım. Gayet iyi tanıdığım birilerini canlandırıyordu Şener Şen. Derinlerde bir yerde dev bir travmanın uykuya yattığı, işi dışında hiçbir şeye sevgisi ve saygısı olmayan ve ne hikmetse hiç gülmeyen (genelde sahte gülümsemeler saçan) kudretli yönetici tiplemesi mevcut sistemin zorunlu bir çıktısıdır. Bu çıktı, Firdevs Hanım ya da Besim gibi de tezahür edebilir, mümkündür.

Mazhar, Besim ya da Firdevs Hanım gibiler duvar deliğinden çıkmadılar, onları doğuran, daha doğrusu bir mobilyaymışçasına kesip “istenilen hâle getiren” bir sistem var. Bunu Besim’in kendi evindeki tiradında çok net bir şekilde görüyoruz. Aslında Mazhar’dan çok daha önce Yavuz Turgul Sineması’nda amacına ulaşmak için istisnasız kaidesiz her yolu mübah gören bu karakterin başka bir versiyonunu görmüştük. İkilinin bundan önceki filmi “Av Mevsimi”nde (2010) Çetin Tekindor’un canlandırdığı Battal Çolakzade böyle bir tirandı. O da herkesten kendi arzularına/tutkularına ortak olmalarını talep eden, gözü doymak bilmez, bencil, çalışanlarını kendi pis işlerinde kullanan ve gerekirse bozuk para gibi harcamaktan imtina etmeyen despot bir multi milyonerdi. Av-avcı üzerinden kurduğu acımasız metafor daha dün gibi aklımızda. Battal Çolakzade ve Mazhar Kozanlı arasında düşünsel anlamda bu tarz bir akrabalık olduğunu söyleyebiliriz. İkisi de avcı. Mazhar’ın farkı, yaşadığı travmadan sonra avcılığı bırakıyor oluşu ve hatta gerekirse av olmaya da razı oluşu.

Yol Ayrımı (Yavuz Turgul, 2017)

Geldik filmdeki çarpıcı dönüşümü tetikleyen şeye. Öyle tahmin ediyorum ki, derin bir travma olmadan Mazhar’dakine benzer keskin bir dönüş imkânsızdır. Ki aşk da her daim derin bir travmadır. Bu film, aşktan ziyade bir içgörü üzerinden dönüşümü mimliyor, bence “Gönül Yarası”ndan (2005) ayrıldığı nokta bu. Evet, Emine’yle belli belirsiz bir yakınlaşma var ama Turgul o kısmı muğlak bırakarak farklı sulara yelken açmış oluyor. Ölümle yüzleşme anı, Mazhar’ın inanç ve değerler sistemini bütünüyle alt üst ediyor. Bir sahnede sulh hakimine birinci ağızdan yaşadığı deneyimi anlattığı için travmanın (metafizik deneyimin) ne denli etkili ve sarsıcı olduğu konusunda şüphemiz kalmıyor. Geçiş hızlı mı oldu, evet hızlı oldu ama buna benzer travmadan kaynaklı köklü dönüşüm hikâyelerini sıkça duyduğum için izlerken ikna olmakta güçlük çekmedim.

Yavuz Turgul her ne kadar başroldeki karakterine, sıçrama ve ray değiştirme kabilinden derin bir değişim/dönüşüm yaşatsa da onun dışındaki herkesi sabit tutarak bunu dengeliyor. Sultan Hanım Sultan Hanım olarak, Altan Altan olarak, Barlas Barlas olarak, Nur Nur olarak kalıyor. Mesela filmde en sevdiğim şey, Mazhar’ın otoriter annesinin, en sağlam dostu Besim’in, karısı Belgin’in, çocuklarının (Defne ve Barlas’ın) kendilerince “makul” kabul edilebilecek bir çizgide –bedeli ne olursa olsun- ilerlemeye devam etmeleri oldu. Bu tercih, filmi ağır bir melodram çukuruna girmekten alıkoymuş. Bence onların içinden herhangi biri en ufak bir kırılma yaşayıp geri adım atsaydı, inandırıcılık büyük yara alırdı. Defne ve Barlas dahil, herkes kendinin olan (veya olduğunu zannettiği) şey için kararlılıkla mücadele etmeye devam etti, o nedenle ödül gecesinde Firdevs Hanım’ın kalabalıktan ayrılıp kuytu bir karanlıkta tek başına yürümeye başladığı sahneyi çok sevdim. Bu mecbur kalınan bir savaşın sessiz ve derinden ilamıydı.

Yol Ayrımı”nda ikinci bir şansa kavuşan Mazhar’ın hayatında iki önemli değişiklik olduğunu görüyoruz. Biri hayatını nasıl yaşadığı, diğeri de kendisinden sonrası için yapmaya çalıştığı ile ilgili. Özel hayatındaki keskin geçişler arkadaşı Kavanoz Altan üzerinden sürat kazanıyor, iş hayatında yapmaya çalıştığı şey ise kısa bir süre önce yaşanan bazı olaylara dayanıyor. Altan yer aldığı bütün sahneleri enerjisiyle sürüklüyor, bunda Rutkay Aziz’in payı büyük, sanki kendini ya da çok ama çok iyi tanıdığı birini oynuyor.

Filmin politik duruşunu ve önerisini son derece hayalci bulanlar çıkabilir, normaldir, çok daha minimal ve başarılı bir versiyonunu Akira Kurosawa’nın bir Nazım şiiri gibi akan “Ikiru”sunda (Yaşamak, 1952) görmüştük. Kısmen Tolstoy’un “İvan İlyiç’in Ölümü”nden esinlenen filmde, sıkıcı ve monoton hayatının son 30 yılını kamu personeli olarak çalışarak geçirmiş (ilk on yıldaki hayallerini sonraki yirmi yılında toprağa gömmüş) olan Kanji’nin kanser olduğunu ve çok az ömrü kaldığını öğrendikten sonra yaptığı şeyleri izleriz. Bunlardan bazıları çocukluğuna dair içinde uhde kalan şeylerdir. Salıncağa binmek gibi. Ama bir tanesi de halkın/kamunun yararına olan bir şeydir. Kanji giderayak insanlığa küçük ve faydalı bir miras bırakmak ister. Yol Ayrımı, Mazhar’ın şirkete ve çalışanlarına dair tasavvuru bağlamında bana biraz “Ikiru”yu hatırlattı ve tüm Şen-Turgul filmleri Yavuz Turgul’un deneyimlerinden beslendiği ve bir ölçüde özeleştiri niteliği taşıdığı için (emin olun, bu filmdeki başlıca karakterler gerçek hayatta vardır ve Turgul onları tanımıştır) ben acaba diye sordum kendi kendime, “Yoksa Yavuz Turgul ya da Şener Şen –Allah korusun- ölümcül bir hastalığa yakalanmış olabilir mi?” İnşallah öyle bir şey yoktur. Bir küçük yağmur sahnesi ve filmin adı insana neler düşündürtüyor? Sinema böyle bir şey.

Öte yandan Mazhar’ın özel hayatında yapmaya çalıştığı devrim daha somut şeylere dayanıyor. Aslında metafiziksel bir uyanış, Mazhar’ı o güne kadar halının altına süpürdüğü her şeyi dışarı çıkarmaya itiyor. Bastırılmış duyguları, sisteme körü körüne inanışı yerle yeksan oluyor. Kabul ediyorum, bu kısım da en az diğeri kadar hayalci. Simgesel olarak “bisiklet” ile özdeşleşen bu bölüm filme masalsı bir yapı kazandırıyor. Biraz Capra’vari bir masalsılık bu. Mazhar burada en büyük desteği Altan’dan görüyor, Altan ondaki cevherin çıkmasına önayak oluyor ama bir tipleme bombardımanı ve aşırı sayıda diyalog yer aldığı için sinemasal açıdan kalite düşüyor. Mesela avukat hanımın Türkiye’nin temel meselelerinden nasibini almış bir grup mağduru (âmâ kitapçı, dayakçı koca mağduru, vicdani retçi vb.) topladığı “Nur’un Gemisi” gibi bir yer olamaz, o kısım ütopik bir manifesto şekline bürünüyor ve hikâyenin gerçeklerle bağını koparıyor. Mutfağın üstü bile geminin güvertesi gibi açıkta. Açıkçası Yavuz Turgul Sineması’nda süreklilik arz eden “ideal arayışı”nın zayıf bir yansıması olan o kısımlar bende biraz yabancılaşma etkisi yarattığı için beğenmediğimi itiraf etmeliyim. “Eşkıya”da sınıfsal çeşitliliği –mükemmel bir biçimde- Cumhuriyet Oteli’nin odalarıyla metaforize eden Turgul Yol Ayrımı filminde görece zayıf kalmış.

Yol Ayrımı”nda başka beğenmediğim yerler oldu mu, oldu. Mesela, bisiklet hikâyesinin çok fazla altının çizilmesine ve üstüne üstlük bir de Mazhar’ın annesinin ağzından anlatılmasına hiç gerek yoktu. Yavuz Turgul açılış sekansında ve takip sahnelerinde olduğu gibi, uzun planlarda ve yağmur sahnesinde olduğu gibi bazı sahnelerde son derece başarılıydı, onun gibi detaylara hakim bir yönetmenin gözünden nasıl kaçtı anlamadım ama İngilizce aksesuar anlamına gelen kelime, iki “s” harfiyle değil, üç “s” ile yazılır, “accessories” şeklinde. Bunlar mühim değil, ufak tefek şeyler ama not düşmek istedim. Şimdi önemli bulduğum ve filme zarar verdiğini düşündüğüm iki sorundan bahsedeceğim. Biri değiştirilebilir, diğeri için ise yapacak bir şey yok. İlki, bizi bir geriye-dönüş’e (flashback) götürecek olan açılış sahnesi. Bence o sahneyi eklemek filmin dramatik çatısına hasar vermiş. Böylece seyircinin ileride aşağı yukarı neler yaşanacağını öngörmesine yol açmış Yavuz Turgul. Merak duygusunu baltalayan ve böyle büyük bir ustadan hiç beklemediğim düzeyde bir acemilik. Bunu haddimi aşarak da olsa yazmam lazımdı, ben olsam DVD kurgusunda o sahneden kurtulurum. Sıkıntı yarattığını düşündüğüm diğer şey, daha netameli bir konu çünkü o konuda yapılabilecek hiçbir şey yok.

Bakın, Şener Şen’in gerçekte 76 yaşında olması sorun değil, çocuklarının ve torunlarının yaşına bakınca filmde canlandırdığı torun torba sahibi Mazhar Kozanlı’nın (ve okul arkadaşlarının) 65-70 yaşlarında falan olduğunu anlıyoruz ama işte o zaman ikinci ve daha tehlikeli sorun baş gösteriyor. O da Firdevs Hanım karakterinin inandırıcılığına halel gelmesi. Firdevs Hanım son derece hırslı, zeki ve otoriter biri. Eşi ölene kadar şirkette çok etkin olduğu belli. Olayların akış düzenine hakim olacak ve her türlü ihtimali hesap edecek kadar da zihni berrak. Ayağı hariç bir sağlık problemi yok gibi görünüyor. Firdevs Hanım’ın oğluyla yaptığı telefon konuşmasından çok uzun süredir bir kenara itildiği anlaşılıyor. Ama ne olursa olsun o karakterin –teorik olarak- en azından 90’ına merdiven dayamış olması gerekiyor. Çiğdem Selışık Onat bu karakteri büyük bir başarıyla canlandırmış, yer yer Şener Şen’den bile daha etkileyici sahneleri var, ona lafımız yok ama bu ikisinin anne-oğul oynamasından ziyade ilerlemiş yaşı itibariyle Firdevs Hanım’ın yönetim kurulunda, olayların hukuki akışında bu denli yön tayin edici hatta belirleyici olması hususunda inandırıcılığı zayıf.

Şimdilik burada bırakıyorum. Yol Ayrımı (2017), karakterlerinin ele alış biçimi ve politik duruşu bakımından hem Şener Şen hem Yavuz Turgul Sineması’nda yeni bir dönemi simgeliyor. Bu konuya ayrıyeten değinmeyi düşündüğüm için yazıyı bölmeye karar verdim. Bir sonraki yazımda bu yeni dönemin izlerini sürmeye çalışacağım. Az buz değil, Şen-Turgul ikilisi bu filmde politik çekingenliklerine son vermekle kalmayıp bugüne kadar kendi hayatlarında yapıp yapamadıklarına, söyleyip söylemediklerine dair müthiş bir özeleştiri verdiler. Birkaç filmdir yineledikleri sorunlu baba-evlat ilişkilerini derinleştirip, belki de büyük bir olgunlukla bir zamanlar kendi aileleriyle yaşadıkları sıkıntıları paylaştılar. Kim bilir? Yol Ayrımı filmini incelemeye devam edeceğiz.

Ertan Tunç 2017 (devamı gelecek…)
Bonus: Yavuz Turgul Yol Ayrımı Filminin Fikir Aşamasını Anlatıyor

 

Yorumlar