Yeşilçam Müzikleri: Lalo Schifrin Anlatıyor Bölüm 3

Herşey hafta sonlarında çılgınlar gibi video kaset kiraladığımız o dönemde başlamıştı. 1987 yılının mayısında kiraladığımız Enter The Dragon VHS kasediyle Lalo Schifrin ve müziğiyle tanışmamın ilk adımını atmıştım. İlk temas etkisini yitirmeden Kirli Harry serisiyle devam etmişti.

Çizgi roman ve sinema tutkunu bir çocuk olarak kiralanmış her kasedin kapak resimlerinin aynısını çizmeye çalışır ve bunları yeni birer filmin afişiymişcesine tasarlamaya özen gösterirdim. John Barry, Jerry Goldsmith ve benzeri isimler henüz kervana katılmadığı için bu sahte afişlerin müzik bölümünde hep Lalo Schifrin ismi yazılıydı. 

1987 yılını takip eden 5 senelik zaman diliminde dünyanın bir daha geriye dönmemecesine yaşayacağı şok gelişmelerede tanıklık etmiş ve sinema – müzik – hayat üçlemesinin içerisinde henüz aklımızı karıştıramamış medyaylada haşır neşir olmaya başlamıştım. Böylece hem TRT sansürü sebebiyle izleyemediğimiz pek çok filmi beyaz camda görebilmiş hemde Yeşilçam filmleriyle mozaiksiz ve sansürsüz şekilde tanışma fırsatını yakalayabilmiştim. 

90lı yıllarda kendine yeni bir pusula aramaya çalışan dünyanın düşman arayışları içerisinde derin devlet ve uzun palto alacakaranlık kuşağının içine kendimizi istemeyerek teslim ederken özel televizyonculuğun ilk 5 senesinde (Türkiyede özel televizyonculuğun en izlenebilir dönemidir) Yeşilçam fılmlerinde kullanılmışyabancı filmlere ait müziklerin deşifreciliğinide başlamıştım. Nede olsa her Yeşilçam filmi arkaplanda kullanılan müzikler açısından bir matematik problemine eşdeğerdi. Bu zorluğun tatlı yönü ise ruh hastası eğitimcilerin öğretemeyip sadece soğuttuğu matemağin zevkli bir çeşidini tanıyor olmamdı.

OPUA NEDIR konusunda belirttiğim gibi cahil bırakılmış, insani her ihtiyaca aç bir zihniyet ve onu idare eden politik unsurlara karşı kendini kirletmemekte kararlı her insanın sığınabileceği bir liman arayışı olmuştur. Ben bu sakinliği müzik deşifrelerinde yakalamıştım. Zaten Enter The Dragon aracılığıyla müzik tarzını keşfettiğim Lalo Schifrin, o dönemde koleksiyonculuğa soyunan her insanin yaptığı bir şekilde ödüllendirilmeli ve tüm albümlerine sahip olunmalıydı. Elbetteki Türkiyede böyle bir çalışmayı gerçekleştirmek ancak bir hayalle eşdeğerdi.

1994’te Beyoğlunda toplu şekilde satışa çıkarılıp bir çamaşır sepetine bırakılmış plaklar içinde Enter The Dragon’u buluşum bu açıdan çok önemlidir. Plağa önemli bir ücret ödememiştim ancak sevinçle oturduğumuz sokağa adım atışımı, benimle Beyoğlundan Caddebostana kadar elimde tuhaf buldukları bir plakla gelişimle alay eden yaşıtlarımı ve elbetteki bunlarlamı uğraşıyorsun şeklinde bakışlar atan ‘yakınlarımı’ bugün gibi net hatırlayabiliyorum.

Ardından 1995 ve 96 yıllarından edindiğim Black Widow ve Towering Toccata albümlerinin plakları gelmişti. CD lerin yaygınlaşması ile beraber bir şekilde Türkiyeye ulaşmış Bullıtt albümüde koleksiyonum içerisindekı yerini almıştı. Internetin Türkiyede cafeler sınırında yaygınlaşmaya başladığı 1996 – 2000 dönemi film müzikleri deşifre işlemlerim ve sınırları çizilmiş koleksıyonculuk (yani elde edeceğim şeyin ne olduğunu bilmemden emin olmak) açısından önemli bir zaman dilimidir.

Bu döneme kadar albümleri deneme – eleme uslüyle toplamaya çalışmışken artık amazon ve benzeri sitelerdeki ufak müzik klipleri sayesinde neye ulaşmam gerektiğini bilmemin özgüvenini yaşıyordum. 

Lalo Schifrin ismi ve müziği yukarıda anlatmış olduğum kısa yaşam kesitinden ötürü hayatımda ciddi bir rol oynar. Seneler sonra yurtdışında yaşamaya başladığımda Sinematiğin ilk dönemlerinde ve Film Müzikleri Koleksiyoncusu sayfamda paylaştığım kısa Lalo Schifrin Anlatıyor videoları bana hayatın sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha gösterdi. Her sene Viyanada düzenlenmekte olan Hollywood in Vienna müzik günlerinin sanat direktörü Michael Balgavy, videolarımıza sosyal medya üzerinden ulaşarak kaynağını rica etmiş ve etkinlik hakkında bizi bilgilendirmişti. Bana sadece birkaç saat mesafedeki bu etkinliğe katılamamak işten bile olamazdı.

19 Ekim tarihinde kendimi bulduğum sempozyum salonunda elimde Enter The Dragon ve Black Widow plaklarıyla oturmuş konuşulanları dinlerken aklımdan geçenler 25 yıllık bir birikimin bir kaç dakikaya nasıl sığdırılabileceğiydi.

Ara verildiğinde imza ve çekim için sıraya giren insanların arasından bir boşluk bularak birkaç metre ötemde oturan Lalo Schıfrine Enter The Dragon plağını gösterdim. Bana gelmemi işaret etmesiyle bekleyenleri bir tarafa bırakarak yanında ki yerimi aldım.

“İmzaladığınız bu plak Türkiye baskısıdır”
“Türkiyeden mi geliyorsunuz? Kanadada yaşayan ve Atlantik records bünyesinde beraber çalıştığımız bir Türk kompozitor dostum var. İsmi Nurhan. Müzikal açıdan zengin bir ülkedesiniz.”

“Türkiyede albümleriniz fazla bilinmemekle beraber insanların müziğinizi rahatlıkla tanıyabildiğini söyleyebilirim”
“Nasıl?”

“Özellikle 1970li yıllarda film müzikleriniz Türk aksiyon fılmlerinin arka planında stok melodi olarak kullanılmıştı.”
“Ciddimisiniz?” -Gülümsüyor-
Aynı durum eski Hong Kong filmlerinde de başıma gelmişti’

“Özellikle Crime Jazz ve Funk Türk filmlerinde tercih edilen tarzlar oldu”
“O zaman olaya San Francisco şehri üzerinden bakalım. Tek bir şehirde geçen iki ayrı polis hikayesi vardı ama her iki karakterde farklıydı. Biri Bullitt diğeri Dirty Harry.’

“Yani Blues ve Jazz gibimi diyorsunuz?”
“Benim için Steve McQueen blues, Clint Eastwood jazzdır. Belki bu ayrımı sizin dısc jockeylerinizde keşfetmiş olabilir. O iki albüm sadece film müziği olarak değil genel müzik dinleyicisi tarafından da beğeniliyor. Dirty Harryi dinledikten sonra davul çalmaya başlayan birinin olduğunu duymuştum.”

“Peki Enter The Dragon?”
“En kısa sürede tamamlanmış albümlerimden birisidir. Etno müzik eğitimi aldığım için filmin ana temasında ki doğu tonlarını yakalamam zor olmamıştı. Bir benzerini Yunanistanda geçen bir filmde de yapmıştım.”

“Esinlenme veya ilhamı nasıl yakalıyordunuz?”
“Cool Hand Luke, Amerikada yanlış işlemiş hukuk sisteminı sorgular ve duygusal bir hikayedir. Aynı zamanda başkaldırır. Bu yüzden blues ruhu böyle bir filme uygundur. Cinciniati Kid ise zaten blues un en güçlü olduğu yerlerden birinden ismini alır. Orada yapılması gerektiğini düşündüğüm tek ekleme bu tarzı kuvvetlendirip folk bir öğe katmak için armonikayı müziğe katmamdı”

Eğer sakıncası yoksa konuşmamızı web sayfamızda yayınlayacağız.”
“Memnunıyetle, ilginize teşekkürler.”

 

Çeyrek asırlık bir görevi tamamlamış olmama aracılık eden Michael Balgavy‘e teşekkürlerimle.

Yazan: Gökay GELGEC – Yojimbooo
Facebook Yesilcam Muzikleri Grubu : http://www.facebook.com/groups/7359262306/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: