Türkiye’den bir diva geçti: Maria Callas (Bölüm 1)

“Callas sahneye çıktığı an bütün seyircilerin gözünden çıkan ipleri elinde tutar ve kulise girene kadar bırakmazdı.” (Aydın Gün)

Ege Denizi’ndeki külleri havaya uçuşarak topraklarımıza doluşup bir hoş sada bıraktı. Hayatı boyunca oynadığı tek filmi Türkiye topraklarında çekmesi bir yana, ölümünden sonra da bu ülkeye ve dünya sanatına kattıklarıyla hala yaşayan bir isimdir namı diğer “Medea”. 

Şimdi sizlere aynı filmdekine benzer bir karakteri olan hırslı, güçlü, sanatına âşık olan ve zamansız ölümüyle sevdiklerini ve sanat camiasını yasa boğan bir ismi anlatacağım. Ayrıca tüm bunların yanı sıra disiplinli, alçakgönüllü bir ismi. Bir fenomen, bir tanrıça, bir efsane, opera dünyasının gelmiş geçmiş en büyük sopranosunu, [1] Maria Callas’ı anlatacağım sizlere. Tabi naçizane bir biçimde, belirli bir sayfanın ölçüsünde kalacak şekilde. Zira Callas’ı ve sanatını anlatmak için kitaplar yetmez. Ben onun daha çok Türkiye macerasını sizlere aktaracağım.

Kısaca tanımayanlar için Maria Callas’tan bahsedelim. Yunan asıllı sanatçı Callas, 2 Aralık 1923 tarihinde New York’ta dünyaya geldi. Eğitimi için bulunduğu Atina’da İspanyol soprano Elvira de Hidalgo‘nun öğrencisi oldu ve eğitimini Atina Konservatuarı’nda tamamladı. Sanat hayatına henüz 15 yaşındayken başlayan Callas’ın ilk rolü, Atina Ulusal Operası’nda küçük bir roldü. Madam Butterfly rolü ile iyice tanınmaya başlandı ve 1947 senesindeki Verona performansı ile geniş çevrelerce tanınan ünlü bir sanatçı haline geldi. Sanat kariyerinin başlarında Wagner‘in operalarını yorumladı, yoğun çalışma temposu yüzünden 1950’li yılların ortalarında çok ciddi kilo kaybı yaşadı. Kariyerinin zirvesinde Norma’yı, Carmen’i, Puccini’nin ve Verdi’nin çeşitli operalarını yorumladı ve bu dönemde “La Divina” olarak kariyerini tamamladı. 1969 senesinde ilk ve tek sinema filmi olan Medea’yı Türkiye’de çekti. 1977 senesinde 53 yaşındayken ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Yakılan cesedinden oluşan külleri, vasiyeti üzerine Ege Denizi’ne serpildi.

Hakkındaki dedikodulardan ve magazinel boyutta adının karıştığı birtakım olaylardan burada elbette bahsetmeyeceğiz ama onunla ilgili söylenen birkaç sözü bu yazının içerisine almak istiyorum.

Callas, zayıflaması ile ilgili sorulara şöyle yanıt vermişti: “Kilo aldıkça sesimi kontrol etmek zorlaşıyordu, ses ağırlaşıyordu. Ayrıca iyi rol yapabilmek, ifadelerinizin net ve anlaşılabilir olması için çene kemiğimizin görünmesi lazım”

Ünlü müzik eleştirmeni Ethan Mordden: “Maria Callas, Medea’nın meşhur ‘Dei tuoi figli’aryasından önceki resitatifinde bile birçok sopranonun bir ömür boyu yapmadığı kadar çok müzik yapıyor.”

Ünlü İtalyan soprano Elvira de Hidalgo konservatuardaki tanışmasını şöyle anlatır:  “Gözlüklü, şişman, pek de güzel olmayan bir kız geldi; adı Maria Callas’tı. Pek de özel bir şey olmayacağını düşündüm, bana söylemek istediği aryayı piyanonun üzerine koydu. Oberonoperasından ‘Ocean! Thou mighty monster’… Ağzını açtığı anda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. İnanılmaz bir sesi vardı!”

Callas’ın büyüklüğü ve eşsizliği için yazılan birçok yazıdan biride ünlü orkestra şefi Nicola Rescigno şöyle der: “Callas çoğu zaman üç ayrı sese sahip olmakla suçlandı. Bu son derece saçmaydı çünkü onun 300 sesi vardı. Oynadığı her rolün özel bir sesi vardı. Bulduğu bu özel ses içinde de bestecinin vermek istediği mesajı yansıtabilmek için sürekli ses rengini değiştirirdi. Karakteri yansıtmak için en ufak detaylara bile anlam verirdi. Örneğin, basit bir nefes bile anlamlıydı. Bu nefes kimi zaman bir iç çekiş, bir kahkaha, hıçkırık veya aşağılama ifadesi olabilirdi. Callas’ın doğal yeteneğini hiçbir zaman göz ardı edemeyiz. Fakat çalışmak için harcadığı zaman, disiplin ve alçak gönüllülüğü inanılmazdı. Provaya en önce gelen ve en son giden hep o olurdu. Her provada tam ses söylerdi. Sahnede rol yapmanın önemini tam olarak anlamıştı. Callas bir şarkıcı değildi, enstrümanı ses olan bir müzisyendi!”[2]

Callas’ın güçlü bir ses olduğunu ve dünya sanatını, operasını çok etkilediğini artık bu satırlardan biliyoruz. Dileyen bu hususta daha kapsamlı araştırma yapabilir. Kimsenin ummadığı bir ses aralığına sahip olan Callas, bir koloratur sopranonun yapabileceği bütün ajiliteleri ve verebileceği tiz notaları (dört Re, bir Mi bemol) kendi sesiyle, büyük bir homojenlik içinde, tertemiz söylemiş ve bir gecede fenomene dönüşmüştür. Bu temsiller sonrasında dünya, Maria Callas’ın sınırlarını, daha doğrusu sınırsızlığını anlamıştır. Kontratlar ve roller peşi sıra gelmiş, bütün opera evleri kapılarını ona açmaya başlamıştır. [3]

Maria Callas 1

VE TEK FİLM GELİYOR – KATİL ANNE: “MEDEA”

(Kim derdi ki Türkiye’nin Maria Callas gibi güçlü bir ses ve büyük bir sanatçı ile yolları kesişsin!)

Sonraki birkaç yılda da kendisini yine iyi yerlerde görürüz ama bir süre sonra önlemez bir düşüş başlar. Özellikle 1969-1970 yıllarında çekilen, eski dostu Pier Paolo Passolini’nin ısrarıyla “Medea” filmindeki başrolü kabul eder. Sonuç ise başarısızdır, Callas’ın müzikten yola çıkarak ve onun yardımıyla sergilediği eşsiz oyunculuk yeteneği film alanında göze çarpmaz. Opera sahnelerinden defalarca Medea rolünü canlandıran Callas, filmde hiç şarkı söylemez. Bu filmde tamamen sinema dünyasından gelen bir oyuncu gibidir.

Önce kısaca Medea mitinden bahsedelim. Medea, Yunan mitolojisinin en çarpıcı karakterlerinden biridir. Gücünü, su tanrısı Poseidon ve Güneş tanrısı Helios‘tan alan Colchis kralının büyücü kızının öyküsü birçok tiyatro oyunu, şiir, resim ve sinema filmine esin kaynağı olmuştur. Medea, iki yazardan aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Bunlar ünlü tragedya yazarları Euripides ve Seneca’dır.

Medea’yı daha insancıl, aşık ve kıskanç bir kadının hezeyanları sonucu cinayet işlemeyi göze alacak kadar gizemli bir karakter olarak anlatacak olan ise, Seneca’dır. Seneca’nın Medea’sı kendine bahşedilen güçleri, babasının temsil ettiği iktidar için değil de aşık olduğu adam -Iason- için kullanabilecek kadar gözü kara, aşık ve kıskanç bir kadındır. Uğruna baba yurdunu terk ettiği, kardeşini öldürdüğü ve altın postu almasına yardım ettiği Argos’lu Iason’un peşinden geldiği Corinhus’ta yapayalnız kalan Medea, kralın kızıyla evleneceğini öğrendiğinde hiç çekinmeden çocuklarını öldürecek “katil anne” figürüne dönüşmüştür artık. Medea’yı akıl dışı ve korkutucu kılan unsur da bu.

Erkek egemen bir iktidara hizmet etmesi gereken gücünü ve onun devamını simgeleyen çocuklarını, ihanete uğradığını anladığında katleden Medea’nın hezeyan olarak adlandırılan çılgınlığı, geldiği yerde karşılaştığı yabancılaşma ve dışlanmayı göz ardı eder. Önce Iason’un evlendiği kadını ve babasını yaptığı büyülerle öldüren Medea, Iason’a daha çok acı vermek için çocuklarını da öldürür. Zalim bir kişiliğe bürünerek, kocasına “Çocuklarımızın katili ben değil, yeni evlendiğin gelin” der ve Atina’ya kaçar. [4]

Maria Callas 2

AŞAĞILANAN KADIN FİGÜRÜNÜN SEMBOLÜ

Tüm dinlerde, ataerkil toplumlarda ve kadim metinlerde dişi olarak aşağılanan kadın figürünün bir sembolü olarak günümüze kadar gelen Medea’nın gizemi ve laneti, anneliği reddinden kaynaklanır. Bu yüzden, yabancı bir diyarda kadın olarak dilini bulamayan Medea’nın yalnızlığı ve ötekiliği katlanarak artar. Korkutucu, gizemli güçleriyle saygı bulduğu konumu, kocası tarafından başka bir kadına devredilmek istendiğinde de, bastırılan ve delilik ya da hezeyan olarak adlandırılan kadınlığı dışlanmasına sebep olur. Bu açıdan, eski Yunan’ın her şeye kadir büyücüsü Medea, günümüz dünyasında işi, eşi ve çocuğu ya da çocuksuzluğu arasında kıstırılmış yalnız modern kadının ya da ataerkil dünyada sessizce acı çeken ve sorgusuz sualsiz erkek dünyasını devam ettirmesi beklenen kadınlık rolünün de bir temsilidir. [5]

Dipnotlar ve kaynakçalar :


[1] https://www.andante.com.tr/tr/9066/Dogumunun-95.-Yilinda-Maria-Callas, Erişim Tarihi: 13.02.2021

[2] Andante, Türkiye’nin Klasik Müzik Dergisi, https://www.andante.com.tr/tr/9066/Dogumunun-95.-Yilinda-Maria-Callas, Erişim Tarihi: 13.02.2021

[3] Andante, Türkiye’nin Klasik Müzik Dergisi, https://www.andante.com.tr/tr/9066/Dogumunun-95.-Yilinda-Maria-Callas, Erişim Tarihi: 13.02.2021

[4] Seneca, Medea, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2006.

[5] Kristeva, Julia. Korkunun Güçleri, haz. Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2004.

Yazının ikinci bölümü haftaya Cumartesi günü Sinematik Yeşilçam sayfalarında.

Sinematik Yeşilçam için Hazırlayan : Savaş Güller – Ekim 2021

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir